Bazı olaylar yaşanır ve biter.
Bazıları ise bittikten sonra başlar.
Bir cümle söylenir.
Bir bakış akılda kalır.
Bir konuşma kapanır.
Dışarıda hayat devam eder.
Ama zihin aynı sahneye geri döner.
Ne söylendiğini yeniden düşünürüz.
Ne demek istediğini tahmin ederiz.
Ne söylememiz gerektiğini buluruz.
Sonra zihnimiz eksik kalan yerleri tamamlamaya başlar.
“Acaba bunu mu kastetti?”
“Ben neden öyle cevap verdim?”
“Beni gerçekten böyle mi görüyor?”
Psikolojide buna ruminasyon deniyor.
Bir olayı yalnızca hatırlamak değil; onu zihinde döne döne işlemek, her dönüşte üzerine yeni bir anlam eklemek.
Bunun farklı biçimlerine tanık oldum.
Bir dönem birlikte çalıştığım başarılı bir yönetici vardı.
Disiplinliydi, üretkendi, insan ilişkileri güçlüydü.
Rapor ettiği yöneticiden bir süre sert geri bildirimler almaya başladı.
“Rapor eksik.”
“Daha net ol.”
“Detaylara dikkat et.”
Bir süre sonra bu cümleler onun zihninde değişmeye başladı.
“Rapor eksik”,
“Ben eksiğim”e dönüştü.
“Daha net ol”,
“Yetersizsin” diye duyulmaya başladı.
Artık konuştuğumuz şey rapor değildi.
Kendisiydi.
Bir gün şöyle dedi:
“Rapor yazarken bile ellerim titriyor.”
İş, çalışma hayatının sınırlarından çıkmıştı.
Sporu bıraktı.
Sofrada oturuyor ama aklı masada kalmıyordu.
Çocuğunu dinlerken zihninde başka bir konuşma sürüyordu.
Bir tatil planı yapılırken o hâlâ günler önce söylenmiş birkaç cümlenin içindeydi.
O dönemi düşününce ruminasyonun başka bir tarafı daha belirginleşiyor.
Zihin boşlukları sevmiyor.
Bilmediği yeri tahminle dolduruyor.
Bir cümleyi duyuyoruz, ardından niyetini kendimiz yazıyoruz.
Bir arkadaşımız kısa cevap veriyor:
“Bana mı kırıldı?”
Birisi toplantıda yüzümüze bakmıyor:
“Beni önemsemiyor.”
Mesajımıza geç cevap geliyor:
“Demek ki eskisi kadar değer vermiyor.”
Bir yönetici raporu eleştiriyor:
“Beni yetersiz görüyor.”
Oysa elimizde olan şey çoğu zaman davranış.
Zihnimizin ürettiği şey ise niyet.
“Zannetme, sor” ilkesi tam da burada anlam kazanıyor.
“Ne demek istedi?” diye saatlerce düşünmekle,
“Bunu söylerken neyi kastettiniz?” diye sormak arasında büyük bir fark var.
İlki zihnin içinde uzayan bir konuşma.
İkincisi gerçek bir konuşma.
Her durumda sormak mümkün olmayabilir.
Her cevabın içimizi rahatlatacağı da söylenemez.
Ama insanın kendi zihninde kurduğu hikâyeyle, karşısındaki insanın gerçekten söylediği şey arasındaki mesafeyi görmek önemli.
Ruminasyon yalnız iş hayatında karşımıza çıkmıyor.
Bir dostun söylediği sözde…
Bir aile içi tartışmada…
Cevapsız kalan bir mesajda…
Yıllar önce verilmiş bir kararda…
İnsan yaşananı geride bırakmış görünebilir.
Fakat zihin aynı yerde kalabilir.
Üstelik zaman geçtikçe olayın kendisi küçülürken, ona yüklenen anlam büyüyebilir.
Aradan yıllar geçti.
O yöneticiyi düşündüğümde hâlâ iki cümle yan yana geliyor:
“Rapor eksik.”
“Ben eksiğim.”
İlki yapılan işle ilgiliydi.
İkincisi, zihnin o cümleye eklediği anlamdı.
Toplantı çoktan bitmişti.
Oda boşalmıştı.
Söylenen sözler geçmişte kalmıştı.
Ama onun zihnindeki konuşma sürüyordu.
Ruminasyonun yorucu tarafı da burada:
İnsan yalnızca yaşananı tekrar etmiyor;
yaşananın ne anlama geldiğini de tekrar tekrar yeniden yazıyor.
Ve çoğu zaman bizi en çok yoran, olan değil;
olduğunu zannettiğimiz şey oluyor.