Bir çeşmenin önünde başlayan farkındalık
Bazı güzellikler vardır…
İnsan onların içinde yaşar ama onları hiç görmez.
Çünkü göz, alıştığı şeyi bir süre sonra arka plan sayar. Sokağın sesi, duvarların rengi, evlerin eskiliği, taşın dili… Hepsi hayatın dekoruna dönüşür. İçinden geçeriz ama dönüp bakmayız.
Eskilerin zarif bir deyimi vardır: Ünsiyet peydah etmek.
Yani güzelliği, kıymeti, inceliği gözümüzde ve gönlümüzde normalleştirmek.
Bir süre sonra o güzellik bizim için sıradanlaşır.
Ben bunu ilk kez lise yıllarımda fark ettim.
Fatih’te doğup büyüdüğüm mahalleyi, yurtdışından gelen misafirlerimize gezdiriyordum. Onlar için İstanbul bir masaldı. Benim içinse günlük hayat.
Ben yürürken acele ediyordum; onlar yürürken duruyordu.
Ben “biliyorum” sanıyordum.
Onlar ise gerçekten görüyordu.
Aramızdaki fark buydu.
Nişanca Caddesi üzerinde, ahşap iki katlı bir evle bütünleşmiş tarihi bir çeşme vardı. Önünden sayısız kez geçmişimdir. Hatta annemin bir arkadaşı o evde oturduğu için, o kapıdan girip çıkmışlığım bile vardı.
Ama ben görmemiştim.
Ta ki o gün…
Misafirlerimiz o evin ve çeşmenin önünde durana kadar.
Fotoğraf makinelerini çıkardılar.
Açı aradılar.
Gölgeyi yakalamaya çalıştılar.
Taşın üzerindeki inceliğin peşine düştüler.
Çeşmenin yanında duran kedileri de fotoğrafa eklemek için heyecanlandılar.
Mahallemizin kedileri bile onlar için olağanüstü güzellikteydi.
Bizim için sadece kediydi onlar.
Sokağın alışılmış, gündelik parçası…
Oysa onların objektifinde,
o kediler sokağın ruhuydu.
Biz alışmıştık.
Onlar hayrandı.
“Ne kadar güzel…” dediler.
Ben ise ilk defa gerçekten baktım.
O evin yüzündeki zamanı gördüm.
O çeşmenin sessizliğini duydum.
Ve o kedilerin, aslında ne kadar “orada” olduklarını fark ettim.
İçimde küçük bir mahcubiyet belirdi doğrusu.
Bunca yıldır önünden geçtiğim bir güzelliği, bir yabancının merakı olmadan görememiştim.
Meğer insan güzelliğe bile alışabiliyormuş.
Üstelik buna en çok da “ben zaten biliyorum” diyerek yakalanıyormuş.
Yıllar geçti.
Ben hâlâ farklı bir şehre, bir ülkeye gittiğimde; o ülke insanının şaşırmadığı şeylere şaşırırken buluyorum kendimi.
Yıllar sonra iş hayatında karşıma çıkan bir yaklaşım, o gün yaşadığım farkındalığın başka bir dilde ifadesiydi:
İş hayatına atıldım. Kurumsal dünyanın içinde hayatımın doğal bir parçasına dönüşen bir bakış biçimiyle tanıştım: GOYA.
Gez
Oturma
Yerinde
Artık
Başta bir uygulama gibi görünür. Zamanla anlarsınız: Bu bir yönetim tekniği değil, bir bakış disiplinidir.
Müşteriyi tanımak için sahaya gitmek…
Tedarikçiyi yerinde görmek…
Çalışanların çalışma koşullarını gözünle görmek…
Raporların anlatamadığını bazen bir fabrika kapısı anlatır.
Bir üretim hattı anlatır.
Bir vardiya değişimi anlatır.
GOYA bana şunu öğretti:
Bir şeyi anlamanın yolu çoğu zaman dinlemekten değil, görmekten geçiyor.
İş yaptığımız şehre, bazen ülkeye gidip iş ortaklarımızı yerinde gördüğümüzde…
Ya da onları kendi ortamlarından çıkarıp farklı bir iş ortamına getirdiğimizde…
Hep aynı şey olurdu:
Farklı bakmaya başlardık.
Çünkü insan kendi düzeninin içinde her şeyi “normal” zanneder.
Oysa normal dediğimiz şey çoğu zaman sadece alışkanlıktır.
İnsan “ötekini” tanıdığında zihninde büyük bir kapı açılıyor.
Çünkü insanın kendini tanıması sadece aynaya bakmakla olmuyor.
Bazen insan kendini başkasının bakışında fark ediyor.
Bazen “öteki” dediğimiz şey, yalnızca farklı bir insan değil…
Bizim görmezden geldiğimiz bir ayrıntıyı işaret eden bir parmak oluyor.
O günü hâlâ hatırlıyorum.
Misafirlerimizin Nişanca Caddesi’nde duruşunu…
Çeşmeyi fotoğraflayışını…
Benim yıllardır içinde yaşadığım mahalleyi bir anda yeniden görmemi…
Şunu anladım:
Bazen “öteki”ni tanımak demek,
kendi mahalleni ilk kez görmek demektir.
Bazen yabancı göz,
bizi kendimize geri getirir.
Farkındalık büyük cümlelerle başlamıyor.
Bazen bir çeşmenin önünde başlıyor.
Bir yabancının durduğu yerde,
senin de durup yeniden bakmanla.
Ötekini tanıdıkça, kendini daha yakından keşfediyorsun.