Lise 2’nin yaz tatiliydi.
Her yaz olduğu gibi yine çalışacak bir iş arıyordum.
O yıllarda yaz, sadece tatil demek değildi benim için.
Biraz büyümek, biraz hayata karışmak demekti.
Komşumuz Malik amcadan teklif geldiğinde hiç düşünmedim.
Beyazıt Sahaflar Çarşısı’ndaki dükkânında ona yardım edecektim.
Ama asıl heyecanım başkaydı.
Yıllardır mahallemizde kapalı duran, önünden defalarca geçtiğim o ahşap konağın içine ilk kez girecektim.
İnsan bazen aynı sokakta yaşar ama bazı kapıların ardını hiç bilemez.
Kapıda bizi iki kişi karşıladı.
Kırklı yaşlarında bir kadın ve bir erkek…
Kardeş oldukları belliydi.
Kapıyı açmakta zorlandılar.
Kilit paslanmıştı.
İçeri girdiğimizde ağır bir toz kokusu karşıladı bizi.
Örümcek ağları, uzun süredir açılmamış pencereler ve içinde zamanın yavaşladığı bir sessizlik…
Konuşmalarından anladım; yıllardır yurt dışında yaşıyorlardı.
Çocukluklarında bu eve sık sık gelmişlerdi.
Dedeleri yaptırmış, anne babaları burada yaşamıştı.
Şimdi ise bu konak, aileden geriye kalan son büyük iz gibiydi.
Ama o da fazla uzun sürmeyecekti.
Yerine ne yapılacağını söylemediler.
Ama konağın kaderi çoktan belli gibiydi.
Eşyaların çoğu çoktan gitmişti.
Koskoca salonda birkaç sandalye ve büyük bir konsol kalmıştı sadece.
Duvarlarda yıllarca asılı kalan tabloların yerleri boştu ama izleri hâlâ oradaydı.
O izler, evde kalan birkaç eşyadan daha çok şey söylüyordu.
Bir ev bazen eşyalarıyla değil, boşluklarıyla konuşur.
Üst kata çıkarken kadın beni uyardı:
“Basamaklara dikkat et, çürümüş olabilir.”
Her adımda merdivenler gıcırdıyordu.
Sanki ev, içinden geçenleri hatırlıyordu.
Üst kata çıktık.
Karşıdaki odaya girdik.
Bu oda diğerlerinden farklıydı.
Toz içindeydi ama doluydu.
Üç duvar boyunca ciltli kitaplar…
Ortada bir çalışma masası ve sandalye…
Kardeşler, evdeki eşyaların çoğunu akrabalara dağıttıklarını söylediler.
Kendilerine hatıra olacak birkaç parça almışlardı.
Bu kütüphane için ise mahalleden tanıdıkları Malik amcayla anlaşmak istemişlerdi.
Sebebi belliydi.
Bu kitaplar sadece satılsın diye değil, anlayana gitsin diye…
Ben ise başka bir şeyi merak ediyordum:
Bu kadar kitabın değeri nasıl belirlenecekti?
Aklımdan binlerce kitabın tek tek inceleneceği, günler sürecek bir hesap geçiyordu.
Malik amca sessizdi.
Bir süre kitaplara baktı.
Bir iki kitabı eline aldı.
Sonra cebinden bir metre çıkardı.
Rafların boyunu ölçtü.
Yüksekliğine baktı.
Kitapların sırtlarını şöyle bir gözden geçirdi.
O gün kitapların değeri tek tek değil, toplam ağırlığı üzerinden konuşuldu.
Odada kısa bir sessizlik oldu.
Kardeşler birbirlerine baktı.
Kendi aralarında kısa bir hesap yaptılar.
O an kimse itiraz etmedi.
Kimse pazarlık yapmadı.
Ama ben içimden bir şeyin eksildiğini hissettim.
Sanki o kitaplar artık kitap değildi.
Sadece ağırlıktı.
O an ilk kez şu soru düştü aklıma:
Bir insanın yıllarca biriktirdiği şeyler, sahibinden sonra başkalarının gözünde neye dönüşür?
Ertesi gün sabah erkenden işe başladık.
Malik amca, dükkândan Tarık abi ve ben…
Kitapları oluklu mukavva kolilere yerleştirip Anadol kamyonetine yükledik.
Merdivenler yine gıcırdıyordu.
Ama bu sefer başka bir ses daha vardı:
Bir evin boşalmasının sesi.
Akşamüstü son koliyi de taşıdığımızda konak artık gerçekten boştu.
Kitapları Beyazıt’ta, Beyaz Saray Pasajı’nın altındaki depoya indirdik.
Sonraki günlerde o kitapların arasında, onlarla birlikte gelen masif çalışma masasının başında oturdum.
Kitapları tek tek elime aldım.
Sırtına baktım.
Arka yazısını okudum.
Kimi eski harfliydi.
Kimi Fransızca.
Bazılarının ne anlattığını tam çıkaramıyordum.
O yaz eski harfli kitaplarla daha çok haşır neşir oldum.
Osmanlıcam da biraz o rafların arasında gelişti.
Roman.
Tarih.
Din.
Felsefe.
Sanat…
Anlayamadıklarımı ayırdım.
Bir haftanın sonunda tasnif bitti.
Malik amca gelip raflara baktı.
Kısa bir sessizlikten sonra şunu söyledi:
“Bir tereke daha tarih oldu.”
O gün “tereke” kelimesini ilk kez duydum.
Ama öğrendiğim sadece bir kelime değildi.
Bir ömür boyunca biriktirilmiş kitapların, sahibinden sonra nasıl başka bir hikâyeye dönüştüğünü de görmüştüm.
Belki de bu yüzden…
O günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum.