#Öykü
Toronto, St. James Park / Fotoğraf: F. Gözleveli
Toronto, St. James Park / Fotoğraf: F. Gözleveli

Konuşma Akçesi

Son Kanada ziyaretimizde Toronto kara kışın içindeydi.

Evdeki birkaç eksiği tamamlamak için eşimle IKEA’ya gittik. Alışveriş uzayınca mağazanın restoranına çıkıp bir şeyler yiyelim dedik. Tepsilerimizi alarak neredeyse boş olan salonda bir masaya oturduk.

Tam yemeğe başlayacaktık ki yetmişli yaşlarında bir hanımefendi, elinde tepsisiyle yanımızda durdu.

“Yanınıza oturabilir miyim?” diye sordu.

“Elbette,” dedik.

Oturduktan sonra derin bir nefes aldı.

“Alışveriş için burayı mı tercih ettiniz? Genellikle buraya gelir misiniz?”

Toronto’da yaşamadığımızı, yalnızca ziyarete geldiğimizi söyleyince yüzü canlandı.

“Toronto’da yaşamıyor musunuz? Peki hangi şehirde yaşıyorsunuz?”

Bizden çok o konuşuyordu.

Sanki uzun zamandır içinde bekleyen cümleler, sonunda oturacak bir masa bulmuştu.

Anne ve babasının Çekoslovakya’dan Kanada’ya göç ettiğini, kendisinin ise Toronto’da doğduğunu anlattı.

Çekoslovakya artık haritalarda yoktu. Ailesinin geldiği yer bugün Slovakya sınırları içinde kalıyordu.

Bir ülkenin adı değişmiş, sınırları ayrılmıştı. Fakat bir göç hikâyesi, yıllar sonra Toronto’daki bir yemek masasında yaşamaya devam ediyordu.

Bir ara eşim de ona sordu:

“Buraya alışveriş için sık gelir misiniz?”

Gülümsedi.

“Ben alışverişe gelmiyorum. Öğle yemeklerimi hemen her gün burada yerim.”

IKEA evine yakındı. Öğle saatlerinde evden çıkıyor, yemeğini burada yiyordu.

Dışarıda hava buz gibiydi.

Evde ise onu bekleyen kimse yoktu.

Kırkbeş yıllık bir birliktelikten sonra eşini üç yıl önce kaybetmişti.

Çocuğu yoktu.

Akrabaları da çok uzaklarda yaşıyordu.

Bunları neredeyse tek nefeste söyledi.

O anda anladım.

O hanımefendi oraya yalnızca yemek yemeye gelmiyordu.

Evinden çıkıyor, insanların arasına karışıyor ve hayatla bağını canlı tutuyordu.

Karşısına konuşmaya açık biri çıktığında da cebindeki konuşma akçelerinden birkaçını zarafetle paylaşıyordu.

Biz de o gün, onun bu küçük hayat düzeninin misafirleri olmuştuk.

Belki konuşmaya hep benzer sorularla başlıyordu:

“Buraya sık gelir misiniz?”

“Toronto’da mı yaşıyorsunuz?”

“Alışveriş için mi geldiniz?”

Bunlar yalnızca tanışma cümleleri değildi.

Karşısındaki insanın konuşmaya açık olup olmadığını anlamanın nazik bir yoluydu.

Biz başka bir ülkeden geldiğimiz için göç hikâyesini anlatmıştı.

Başka bir masada çocukluğundan söz ediyor olabilirdi.

Geçmiş iş hayatından…

Toronto’daki yıllarından…

Ya da kırk yılını birlikte geçirdiği eşinden…

Cebinde paylaşılmayı bekleyen birçok konuşma akçesi vardı.

Akçe harcamak içindir.

İnsan onunla ihtiyacını karşılar, paylaşır, bir başkasını sevindirir.

Konuşma akçesi de böyledir.

İnsanın yıllar içinde biriktirdiği hatıralar, yaşanmışlıklar, sevinçler ve kayıplar da zamanla birer konuşma akçesine dönüşür.

Bazen bir soru, bazen bir hatıra, bazen de hiç tanımadığımız bir insanla kurulan birkaç cümlelik bağ…

Fakat konuşma akçesinin değeri yalnızca anlatılmasında değildir.

Onu gerçekten dinleyecek birinin bulunmasındadır.

Çünkü iyi bir sohbet yalnızca kendi akçeni harcamakla kurulmaz.

Karşındakinin akçesini merak etmek, kendi akçeni de onunla paylaşmaya değer bulmak gerekir.

Kimi insanın anlatacak çok şeyi vardır.

Yalnızca sözünün yarıda kesilmeyeceği birini bekler.

Kendisine gerçekten kulak verecek birini…

Bazı kapılar anlatarak değil, dinleyerek açılır.

Büyük şehirlerde insan kalabalığın içinde yaşar.

Her gün yüzlerce insan görür, aynı yollardan geçer, aynı mağazalara girer.

Fakat özellikle ilerleyen yaşlarda, bütün bu kalabalığın içinde insanın sesi giderek daha az duyulabilir.

Tanıdık yüzler azalır.

Kapısını çalanlar seyrekleşir.

Sohbet edilecek insanlar uzaklara gider.

O hanımefendi ise yalnızlığın kendisini eve kapatmasına izin vermiyordu.

Her gün evinden çıkıyor, hayatın içine küçük bir kapı açıyordu.

IKEA restoranı onun için yalnızca yemek yenilen bir yer değildi.

Şehrin içinde kurduğu küçük bir temas noktasıydı.

Yemeğimiz bittiğinde kalkmamız gerekiyordu.

Eve dönüş saatimizi de düşünerek konuşmayı tatlıya bağladık.

Onu orada bırakacak olmanın mahcubiyetiyle vedalaştık.

Masadan, birkaç dakika önce tanıştığımız bir yabancının değil, bir yakınımızın yanından ayrılıyormuş gibi kalktık.

O gün o hanımefendi, cebindeki konuşma akçelerinden birkaçını bizimle paylaştı.

Biz ise çoğunlukla dinledik.

Üç ayrı hayat, kısa bir öğle yemeğinde birbirine dokundu.

Yemek bitti.

Masaya bırakılan birkaç cümle içimizde kaldı.

O gün bir kez daha gördüm:

İnsanın cebinde taşıdığı konuşma akçesi, yalnızlığı bütünüyle ortadan kaldırmaya yetmiyor belki…

Ama bazen birkaç cümle, soğuk bir şehirde bir öğle vaktini ısıtmaya yetiyor.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email