#Öykü
Hüseyin amcamız ve Melek yengemizle, Tavşanlı Köyü, 1993.
Hüseyin amcamız ve Melek yengemizle, Tavşanlı Köyü, 1993.

Gözleve’den Tavşanlı’ya

Bir iş toplantısı için Gebze’deki bir adrese gidecektim.

Adres telefonuma geldiğinde gözüm önce yalnızca ziyaretin detaylarındaydı.

Sonra yer adına takıldım:

Tavşanlı Köyü.

Tavşanlı’ya daha önce çok kez gitmiştim.

Aile buluşmaları için…

Bayram ziyaretleri için…

Hüseyin amcamızı, Melek yengemizi görmek için…

Ama bu kez başka bir sebeple gidiyordum.

İçine doğduğum aile hikâyemizin önemli duraklarından biri olan o köy, bu kez iş hayatımın içinden karşıma çıkmıştı.

Tavşanlı’nın bizim aile hikâyemize ne zaman girdiğini düşündüm.

Cevabı yüz yıl gerideydi.

1926’da.

Ama hikâyenin başlangıcı biraz daha geriye,

Kırım’a uzanıyordu.

1920’lerin başıydı…

Kırım’da yokluk, adı konulmamış bir kuşatma gibiydi.

Gözleve…

Yıllar içinde Yevpatoriya adını alan o şehir.

Kırım’ın sayfiye şehirlerinden biri.

Denize açılan sokakları, yazı başka, kışı başka yaşanan bir yer…

Büyükbabamın annesi Hacer Hanım ve babası Hüseyin Bey, o şehrin yerli ailelerine mensuptu. Hüseyin Bey, Gözleve’de kunduracılık yapan bir esnaftı.

Ama o yıllarda Kırım’ın üzerine çöken baskı ve kuşatılmışlık, güzel olan her şeyi yavaş yavaş yokluğa çevirdi.

Yıllar içinde kayıplar, yokluklar ve belirsizlikler arttı.

Eşini de genç yaşta kaybedince Hacer Hanım, oğlu İsmail’i yanına aldı.

1926 yılında bir gemiye bindiler.

Arkalarında yalnızca bir ev değil,

bir hayat bırakarak…

Gözleve’den İstanbul’a geldiler.

Büyükbabam İsmail 14 yaşındaydı.

Fatih’te tutundular.

İsmail, 1932’de askere gidene kadar çalıştı.

1934 yılında Soyadı Kanunu çıktığında,

bir tercih yaptı.

“Benden sonra gelenler nereden geldiğimizi unutmasın” dedi.

Ve Gözleveli soyadını aldı.

Kırım’da çok şey görmüştü.

Ama yaşadığı müddetçe bunları hiç anlatmadı.

Hep Kırım’ın güzelliklerinden bahsetti.

O yıllarda İstanbul’un sebzesi meyvesi,

Gebze köylerinden Diliskelesi üzerinden mavnalarla Eminönü’ndeki Hal’e gelirdi.

Ali Bey de Tavşanlı’dan İstanbul’a ürün getiren tüccarlardan biriydi.

Ve Hacer Hanım…

İstanbul’daki yılların ardından yeniden bir hayat kurdu.

Ali Bey ile evlendi.

Ömrü Kırım’da ve İstanbul’da geçmiş bir kadın,

bu kez bir köyde, Tavşanlı’da yaşamaya başladı.

1932 yılında bir oğlu oldu.

Adını Hüseyin koydu.

Böylece büyükbabam İsmail’in bir kardeşi oldu.

Tavşanlı’da kurduğu hayat yıllar içinde kök salarken, Hacer Büyükannemiz 5 Aralık 1937’de Tavşanlı’da vefat etti.

Hüseyin daha beş yaşındaydı.

Abisi İsmail ise çoktan kendi hayatını kurmaya başlamış, aynı yıl yine Kırım’dan gelen bir ailenin kızı, babaannem Emine Hanım ile evlenmişti.

Ben çocukken bir şeyi anlamakta zorlanırdım.

Hayatı Kırım’da ve İstanbul’da, hep şehirde geçmiş olan büyükbabam İsmail’in,

nasıl olup da hayatı köyde geçmiş bir kardeşi olabilirdi?

İki kardeşin konuşmaları bile birbirinden farklıydı.

İsmail’in Türkçesinde Kırım’dan getirdiği Tatar ağzının sesi hâlâ duyulurdu.

Hüseyin ise Tavşanlı’da büyümüş,

Gebze yöresinin söyleyişini bütünüyle benimsemişti.

Aynı anneden doğmuş iki kardeşin sesinde bile

iki ayrı coğrafya vardı.

Aradan yıllar geçti.

Yüz yıl sonra, Tavşanlı’da bir toplantı masasına oturdum.

Toplantıya başlarken Tavşanlı’nın benim için neden sıradan bir yer olmadığını kısaca anlattım.

Üstelik bulunduğumuz yer,

rahmetli Hüseyin amcamızın evine yaklaşık 350 metre mesafedeydi.

Toplantıdan sonra köyden ayrılmadan önce,

Hüseyin amca ile annesi Hacer Büyükannemizin kabirlerini de ziyaret ettim.

Oradan ayrılırken aklımda bir tarih vardı:

1926.

Hacer Büyükannemiz ile büyükbabam İsmail’in Gözleve’den başlayan yolculuklarının üzerinden tam yüz yıl geçmişti.

Ben ise yüz yıl sonra,

aynı aile hikâyesinin içinden geçen başka bir yolun üzerinde,

yeniden Tavşanlı’daydım.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email