#Öykü
Fotoğraf: Faruk Gözleveli
Fotoğraf: Faruk Gözleveli

Gerçeğin İçindeki Yalan

Yıllar önce bir arkadaşım beni aradı.

Henüz temel aşamasındayken daire satın aldığı projeyle ilgili, inşaat şirketi bir toplantı düzenliyordu.

“Sen de gel. Durumu birlikte görelim, sonra da istişare edelim,” dedi.

Salona girdiğimizde yaklaşık yüz kişi vardı. İnsanların yüzlerinde öfke, yorgunluk ve hayal kırıklığı bir arada okunuyordu.

Şirket, büyük ve etkileyici bir site maketi üzerinden yüzlerce kişiden para toplamıştı. Dairelerin bir yılda teslim edileceği söylenmişti. Aradan üç yıl geçmiş, inşaat hâlâ kaba inşaat aşamasında kalmıştı.

Üstelik birçok kişinin o güne kadar yaptığı ödemeler, kendilerine vaat edilen dairelerin piyasa değerini bile aşmıştı.

Toplantının konusu yeni bir ek ödeme talebiydi.

İnsanlar söz alıyor, sorular soruyor, birbirlerini dinlemeye çalışıyordu. Şirket yöneticileri ise sorular karşısında seslerini yükseltiyor, yeni ödemeler yapılmazsa inşaatın duracağını söylüyordu.

Üç saate yakın süren toplantıdan çıktığımızda arkadaşım bana döndü. Biraz da mahcup bir ifadeyle gülümsedi.

“Şimdi bana ‘Bu insanlara nasıl inandınız?’ diye soracaksın, değil mi?”

“Hayır,” dedim.

“Ben daha çok bu şirketi nasıl bulduğunuzu merak ettim.”

Çalıştığı klinikte hastalarından biri projeden söz etmiş. Eşiyle birlikte satış ofisine gitmişler. Maket çok etkileyiciymiş. Anlatılanlar ikna ediciymiş. Fiyat da çevredeki benzer dairelerden oldukça düşükmüş.

Onu dinledim.

İnsan yalnızca önündeki projeye bakarak karar vermiyor. Onu kendisine anlatan kişiye, o kişinin adına ve temsil ettiği kuruma da güveniyor. Tanıdığı insanların aynı yerde bulunması, sorularına aldığı kendinden emin cevaplar, yapılan hesaplar… Her biri, anlatılanların doğruluğuna dair bir dayanak oluyor.

Arkadaşımın hikâyesi de bir tanıdığın tavsiyesiyle başlamıştı. Ardından eşiyle birlikte bir ev seçmişlerdi. O satış ofisinde kendileri için güzel bir ihtimal gördüklerini anlıyordum.

Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı’nı okumuş, filmini de izlemiştim. İkisinden de çok etkilenmiştim. Romanda babanın oğluna söylediği şu sözler özellikle aklımda kaldı:

“Hayatta bir tek günah vardır,o da hırsızlık..Diğer günahlar hırsızlığın çeşididir..
Bir insanı öldürdüğün zaman,yaşamını çalmış olursun…
Yalan söylediğinde,birinin ya da birilerinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın..
Hile yaptığın,birini aldattığın zaman doğruluğu,haklılığı çalmış olursun..”

Bu satırlardaki “gerçeğe ulaşma hakkı” üzerinde uzun uzun düşünüyorum.

Birinin bildiği, diğerinin hayatını değiştirecek bir bilgi, söylenmeyenlerin arasında kalabiliyor. Ortadaki gerçekler de verilen sözlere güven kazandırıyor. Arsa var, bina yükseliyor. İnsan gördüklerine dayanarak teslim tarihine, ödeyeceği toplam bedele, anlatılan koşullara da inanıyor.

Hayatını buna göre düzenliyor. Parasını ayırıyor, taşınacağı zamanı düşünüyor. Başka bir evden söz edildiğinde, “Biz aldık,” diyor.

Sonra vaat edilen tarih geliyor, geçiyor.

Yeni bir açıklama yapılıyor. Bir tarih daha veriliyor. İnsan, bir sonraki sözün tutulmasını bekliyor. Beklerken de hayat devam ediyor.

Arkadaşım evini o konuşmamızdan iki yıl sonra teslim aldı. Bir yılda kavuşacaklarını düşündükleri eve, beşinci yılda girebildiler.

Evin anahtarı sonunda ellerindeydi. Vaat edilen tarihten sonra bekleyerek geçen dört yıl ise hayatlarının içinde çoktan yaşanmıştı.

O yıllarda neleri ertelediklerini, hangi imkânlardan vazgeçtiklerini bilmiyorum. Toplantıda bunlar konuşulmamıştı. Herkes ne kadar ödediğini, kendisinden ne kadar daha istendiğini anlatıyor, sorularına cevap arıyordu.

Arkadaşımın yüzündeki mahcubiyet de hiçbir hesabın içinde yer almıyordu.

O gün kendisini suçladığını söylemedi. Fakat benim soracağımı düşündüğü soruyu kendisi sormuştu. Nasıl karar verdiğini, hangi söze neden güvendiğini açıklamaya hazırlanıyordu.

Kitaptaki o konuşmayı düşündüğümde, yıllar önceki toplantıda göremediğim bir şeyi fark ediyorum.

O gün yapılan hesabın içinde ödenen paralar, geciken teslim tarihi ve istenen ek tutar vardı. Arkadaşımın gerçeği bilseydi verebileceği kararlar ise o hesabın dışında kalmıştı.

Ben o gün bir evin gecikmesini dinlediğimi sanıyordum. Bugün aynı hikâyede, bir insanın kendi hayatına ilişkin kararları gerçeği bilerek verme imkânının elinden alınmasını da görüyorum.

Aradan çok yıllar geçti. Toplantıda konuşulan rakamları hatırlamıyorum. Arkadaşımın mahcup gülümsemesi ise aklımda.

Gerçeği söylemeyen başkalarıydı.

Nasıl inandığını açıklamaya hazırlanan oydu.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email