#Öykü

Çizgiler Kuş Olduğunda

Oğlumuz küçükken boyunu ölçmek için başının üzerine cetvel koyar, kapının pervazına küçük bir çizgi çekerdik.

Bir süre sonra yeni bir çizgi gelirdi.

Her biri bir öncekinden biraz daha yukarıda olurdu.

O çizgilere baktıkça onun büyüdüğünü görürdük. O da görürdü.

O günlerde büyümek, o çizginin birkaç santimetre daha yukarı çıkması demekti.

Yıllar geçti.

Bir gün, saat farkı nedeniyle Kanada’dan beklediğimiz haber gece yarısı geldi.

Hayalini kurduğu üniversiteden kabul almıştı.

Aslında bu haberi alacağımıza neredeyse emindik. Yine de iş somutlaşıp kabul kesinleşince duygularımız da bir anda somutlaştı.

Bir yanımız büyük bir sevinç yaşarken, diğer yanımız mahzundu.

O gece pek uyuyamadığımızı hatırlıyorum.

Çünkü gelen haber yalnızca bir üniversite kabulü değildi.

Aynı zamanda seyahat planlarının, hazırlıkların ve hayatımızda yeni bir dönemin ilk günüydü.

Kuş yuvadan uçmaya hazırlanıyordu.

Onu Kanada’ya yolcu ettiğimiz gün, içimdeki duygu daha da belirginleşti.

O giderken biz eve döndük.

Ev aynı evdi.

Eşyalar aynı yerdeydi.

Ama evin sesi değişmişti.

O gün hissettiğim boşluğun yalnızca özlemekle ilgili olmadığını sonradan daha iyi anladım.

Yeni bir dönem başlamıştı.

Artık kendi hayatının kararlarını kendisi verecekti.

Elbette onun kendi kararlarını vermesini istiyorduk.

Ama insan yıllarca evladının hayatına eşlik ederken, farkında olmadan onun adına bazı kararları vermeye de alışıyor.

Koruma içgüdüsü de işin içinde.

Evladımız ne kadar büyürse büyüsün, onun bize ihtiyaç duyması ebeveynliğimizin bir parçası olarak kalıyor.

Biz de onun evden fiziksel olarak ayrılmasıyla bunun ne kadar güçlü bir alışkanlık olduğunu fark ettik.

Oğlumuzun evden ayrılmasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmişti.

Bir gün eşim bana Rus sanatçı Andrey Popov’un bir çalışmasını gösterdi.

Bir kapı…

Kapının kenarında çocukların boyunu ölçerken konulan küçük çizgiler…

Çizgiler yukarı doğru çıktıkça birer kuşa dönüşüyor ve açık kapıdan dışarı uçuyordu.

Bir süre sessizce resme baktım.

Aklıma hemen yıllar önce oğlumuzun boyunu ölçtüğümüz kapı geldi.

Başının üzerine koyduğumuz cetvel…

Bir öncekinin biraz üzerine attığımız yeni çizgi…

Meğer o günlerde yalnızca boyunun ne kadar uzadığını görmüyormuşuz.

Her yeni çizgi, onu bir gün kendi hayatına doğru atacağı adıma biraz daha yaklaştırıyormuş.

Dört yıl sonra mezuniyet töreni için ilk kez Kanada’ya gittik.

Bir ay boyunca birlikte yaşadık.

Bu kez bize kendi dünyasını o gösteriyordu.

Gezdiğimiz yerler onun günlük hayatının geçtiği yerlerdi.

Yolları o biliyordu.

Alışkanlıkları, dostlukları, kendi düzeni vardı.

Bir zamanlar elinden tutup gezdirdiğimiz çocuk, şimdi bizden çok daha iyi bildiği bir dünyada kendi ayakları üzerinde duruyor, bize yol gösteriyordu.

Bunu hem ben hem de eşim çok güçlü biçimde hissettik.

Yuvadan uçmuştu.

Ama boşlukta kalmamıştı.

Kendisine yeni bir düzen, yeni ilişkiler, yeni bir hayat kurmuştu.

Aradan yıllar geçti.

Buna rağmen hâlâ zaman zaman saate bakıp “Şu anda ne yapıyor acaba?” diye düşündüğümüz oluyor.

Anne babalık mesafeyle sona ermiyor.

Sadece biçim değiştiriyor.

Aslında bu duyguyu anlamamı kolaylaştıran başka bir hatıram daha vardı.

Ben de oğlumuzla aynı yaşlarda ailemden ayrılmış, üniversite için başka bir şehirde yaşamaya başlamıştım.

O gidişten sonra bir daha aile evine dönüp yerleşmedim.

O yıllarda bunu kendi hayatımın başlaması olarak görüyordum.

Yıllar sonra aynı eşiği bu kez bir baba olarak karşıdan izlemek, insana aynı hikâyeyi bambaşka bir yerden okutuyor.

Çocukken düştüğünde elinden tutuyorsunuz.

Biraz büyüdüğünde yol göstermeye çalışıyorsunuz.

Sonra bir gün, sizin bilmediğiniz yolları o sizden daha iyi biliyor.

Çocuk büyütmek, bir süre onun hayatına çizgiler çizmek; sonra kalemi ona bırakmayı öğrenmek gibi geliyor bana.

Çünkü evlatlarımız bizim bir parçamız değil.

Bizden doğmuş, bizimle büyümüş ama kendi hayatını yaşayacak ayrı birer insan.

Evladımızı çok severken onu yakınımızda tutmak istememiz çok insani.

Ama bugün geriye baktığımda, zamanı geldiğinde yuvadan uçmayı geciktirmenin, onun kendi hayatına doğru atacağı adımı da geciktirebileceğini düşünüyorum.

Bugün Popov’un o resmine baktığımda, ilk gördüğüm günkü duyguyu hâlâ hissediyorum.

Ama artık resimde başka bir şey daha görüyorum.

O açık kapı yalnızca bir ayrılığı göstermiyor.

Aynı zamanda yıllarca verilen emeğin nereye vardığını da gösteriyor.

Şimdi geçmişe dönüp o kapının üzerindeki küçük çizgileri düşündüğümde gülümsüyorum.

Biz o günlerde oğlumuzun boyunu ölçtüğümüzü sanıyorduk.

Meğer onun kanatlarını büyütüyormuşuz.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email