#Fotoğraf
Dedemlerin evinin önünde, Fatih Atikali, 1969. Ablam, dedem ve ben.
Dedemlerin evinin önünde, Fatih Atikali, 1969. Ablam, dedem ve ben.

Aynı Oda

Anneannemin Fatih Nişanca Caddesi’ndeki evinin alt katındaki oturma odasında, akşam ezanını beklerdik.
Odanın lambası akşam ezanından önce yanmaz, perdeler de kapanmazdı.
Biz içerideydik, hayat dışarıda.
Caddenin karşısındaki Zeki Manav’ın ampulleri ışıldar,
yoldan geçen araçların farları odanın duvarlarına yansır,
koşar adım evlerine giden insanların telaşı pencereden film gibi akardı.
Anneannemle birlikte o filmi sessizce izlerdik.
Ezan biter bitmez perdeler kapanır, odanın ışığı yanar, anneannem namaza dururdu.
Bu kez dışarıyı göremezdim ama sokağın sesini duymaya devam ederdim.
Zeki Manav’ın o tanıdık sesi yükselirdi:
“Çiçek bunlar, çiçek!”
Mahalleli karşılık verirdi:
“Hayırlı akşamlar Zeki Efendi.”
Sesler, karanlıkta yolunu bulurdu.
O sırada ben üç tekerlekli bisikletimle oynardım.
Odanın boydan boya uzanan sediriyle, dik açıyla yerleştirilmiş divan arasındaki boşluk bisikletimin garajıydı.
Dedem o bisikleti Saraçhane’den almıştı.
Bana sürpriz yapmak istemişti.
Ben ise ilk gördüğüm anda zili olmadığını fark edip sitem etmiştim.
Dedem hiç ses etmeden geri dönmüş, bu kez zil alıp gelmişti.
Bisiklete “velespit” derdi.
Ben bunu yaşlılığına verir, dilinin dönmediğini sanırdım.
Yıllar sonra Kızıltoprak’ta bir dükkân gördüm: “Velespit.”
O gün öğrendim ki velespit, İtalyanca bisiklet demekmiş.
Dedem yanlış söylemiyormuş.
Ben bilmiyormuşum.
Benim doğduğum yıl…
Dedemle anneannem o evi emekli ikramiyeleriyle almış.
Annem doğumdan sonra bir süre o evde kalmış.
Yani hayata o odanın içinde gözlerimi açmışım.
Alt katta o oda…
Üst katta salon vardı.
Akşam misafirler geldiğinde büyükler üst kattaki salonda oturur,
biz çocuklar alt kattaki bu odada toplanırdık.
Koşardık.
Gülerdik.
Tartışırdık.
Barışırdık.
Bayram sabahları iki masa birleştirilir,
uzun bir masa olurdu.
Kalabalık aile o odada bir araya gelirdi.
Ses yükselir, kahkahalar çoğalır, tabaklar uzatılırdı.
O oda sadece bir oda değildi.
Bir hafızaydı.
Vezüv marka döküm soba çıtır çıtır yanardı.
Avuç içi kadar penceresinden görünen ateşe bakarak uykuya daldığımı hatırlıyorum.
Ateş hâlâ içimde bir yere dokunur.
Dedem son zamanlarında üst kata çıkamaz, alt kattaki o odada yatardı.
Babamın tavana vidaladığı çengelde serum asılıydı.
Dedem son nefesini de o odada verdi.
Aynı oda.
Doğum da oradaydı.
Oyun da.
İbadet de.
Bayram da.
Veda da.
Aralıksız bugüne kadar süren dostluklarımın ilk kahkahaları da o odada atıldı.
Hâlâ bir araya geldiğimizde, o odadan bir hatıra mutlaka çıkar.
Perdeler açıldı.
Perdeler kapandı.
Hayat aktı.
Aynı odada hayatın bütün hâllerini gördüm.
Ve ben
o odada
bakmayı öğrendim.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email