#Öykü
Fotoğraf: Kendi arşivimden bir kare
Fotoğraf: Kendi arşivimden bir kare

Akran Ayarı

İnsan, kendi zamanına ayarlı bir hayata muhtaç.

Yaş almak zor.
Ama insanı asıl yoran yaş almak değil; aynı zamanı hatırlayanların azalması.

Bunu en çok anne babamı izlerken anladım.

Çünkü yaş aldıkça sadece beden değil, çevre de eksiliyor.
En zoru da akranların birer birer azalması.

Bir gün fark ediyorsunuz: aynı şarkıyı bilen, aynı dönemi hatırlayan, aynı kelimelerle gülen insanlar giderek seyrekleşiyor.
Ve bir noktadan sonra insanı asıl yoran şey dizlerinin azalan dermanı değil; aynı hatırayı paylaşabileceği bir sesin yokluğu oluyor.

Yıllar önce bir dostum buna “akran ayarı” demişti.
“Hepimizin akranlara ihtiyacı vardır,” diye de açıklamıştı.
“İnsan, kendi yaşına ayarlı bir hayata muhtaçtır.”

O gün güzel bir cümle gibi dinlemiştim.
Şimdi anlıyorum: bu, yaşlılığın en sahici taraflarından biri.

Anne babanızın gözlerinizin önünde yaş almasını seyretmek tuhaf bir duygu…
Bir zamanlar güçlü görünen bedenlerinin yavaş yavaş yorulduğunu görmek…
Gençlikleriyle bugünkü hâllerini kıyasladıkça kabullenmek zorlaşıyor.

Ama yaşlılık sadece bedende başlamıyor.
Bazen bir telefonun ucunda beliriyor.

Aranmayan numaralarda…
Çalmayan telefonlarda…
Ve telefon çaldığında insanı irkilten o ihtimalde:
“Yine kim eksildi?”

Son on yılda annemle babam akranlarını aramaktan çekinir oldular.
Her telefonun ucunda bir vefat haberi duyma ihtimali onları susturdu.
Aramak istediler.
Ama duymaktan korktular.
İçten içe, “Ya yine biri eksildiyse…” endişesi sardı ikisini de.

Bir kuşak inceliyor.
Bir çevre yavaş yavaş boşalıyor.

Babamı dört yıl önce kaybettik.
Babam gidince annem sadece eşini kaybetmedi.
Akran ayarının bir sesi daha sustu.

Yaşlı bir anne babaya sahip olmak, insanın köklerine dokunması gibi.
Benim elimden tutup bana dünyayı tanıtan annem, bugün artık bize tutunuyor.
Biz de bir dediğini iki etmemeye çalışıyoruz.

Her gün hayır duaları üzerimizde…
Evlatlarına, torunlarına; hatta torunlarının çocuklarına bile…
Bir anne duası, omuzlarımızda görünmez bir koruma gibi duruyor.

Yanında olan bizlere rağmen annemin içinde bir yer var ki yalnızca akranları doldurabiliyor.

Çünkü akran dediğiniz şey, insanın hafızasına şöyle sesleniyor:
“Evet… ben de hatırlıyorum.”

Aynı döneme tanıklık etmiş bir göz…
Aynı şarkının ilk sözünü duyar duymaz devamını getirebilen bir dil…

Bugün annemin arkadaşlarının çocuklarıyla iletişimi ben kuruyorum.
İyi haberler aldıkça annemin yüzü aydınlanıyor.
Seslerini duyuyor, birbirlerini yokluyorlar.

Akranlarıyla görüşme ayarladığım gün annemin gözlerinde gençlik beliriyor.
Ama onları artık bir araya getiremiyorum.
Ne annemin akranları uzun yola dayanabiliyor, ne de annem dışarı çıkmaya eskisi kadar istekli…

Sohbetleri artık telefon hatlarında ve hafızalarında sürüyor.
Bu bile bir nimet.

Annemin zihni, bütün bu sessizliğin içinde capcanlı bir ada gibi.
Hâlâ gündemi takip ediyor, haberleri yorumluyor.
Bir fincan çay eşliğinde sohbet ederken,
savaş yıllarının soğukluğu ile çocukluğumun sıcaklığı aynı masada buluşuyor.

Şimdi daha iyi anlıyorum:
Yaşlanmak;
sadece yüzün kırışması değil…
sadece dizlerin güçten düşmesi değil…

Yaşlanmak, bir gün dönüp baktığında akranlarının azaldığını fark etmektir.

Bir noktadan sonra “akran ayarı” bozulur.
Ve insan, en çok da o ayarsızlığa üzülür.

Bu yüzden bazen yaşlı bir insana verilecek en büyük hediye, güzel bir eşya ya da süslü bir jest değil…

Aynı kuşaktan bir ses.
Kısa bir telefon konuşması…
Bir hatıranın tamamlanan cümlesi…
“Ben de oradaydım” diyen bir dost.

Akran ayarı, insanın hayata tutunma ayarıdır belki de.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email