#Öykü

Anahtar

Kırım’dan Philadelphia’ya Uzanan Hatıra

Philadelphia’da Turgut amcamın kapısını çaldığımda, 1990’ın Aralık ayıydı. Soğuk rüzgâr yüzümü kesiyordu. O akşam amcam ve yengemle birlikte hemşehrilerimiz olan bir Kırım muhaciri aileyi ziyarete gidecektik.

O akşamın bende nasıl bir iz bırakacağını ise henüz bilmiyordum.

Sıcacık bir salona adım attığımızda duvarlarda İstanbul manzaraları, aile fotoğrafları ve Kırım desenli işlemeler dikkatimi çekti.

Fakat gözüm, bir köşede asılı duran siyah çerçeveye takılıp kaldı.

Çerçevenin içinde eski, paslanmış bir anahtar vardı.

Anahtarı merakla incelediğimi gören amcam hafifçe gülümsedi:

— İlk kez mi görüyorsun?

Başımı salladım.

— Bizim hemşehrilerin çoğunun evinde vardır bundan, dedi.

O anahtarı elime almış kadar oldum birden.

Sanki soğuk metal avuçlarımın içine geçmiş, geçmişi tutuyormuşum gibi hissettim.

Belki de o anahtar, açamadığı kapılardan çok… açtığı yaraların simgesiydi.

Sonra öğrendim ki o anahtar, sadece bir eşya değil; bir yaşamın, bir hatıranın, bir vatanın sembolüymüş.

Onların hikâyesi, bizim aile büyüklerimizin hikâyesinin de bir parçasıydı.

Stalin Rusyası döneminde atalarımız, farklı tarihlerde evlerinden apar topar çıkarılmışlar.

Zorla, baskıyla, silahların gölgesinde…

Arkalarına bile bakamadan.

Yüreklerinde tek bir teselliyle:

“Nasıl olsa döneceğiz.”

Kırım Tatarları evlerinden ayrılırken bugün bizim de yaptığımız gibi bir refleksle kapılarını kilitlemişler.

Ve pek çoğunun yanlarına alabildikleri tek şey, o kapının anahtarı olmuş.

Sonra başlamış büyük sürgün…

Tren vagonlarında günlerce süren karanlık yolculuklar…

Buz gibi bozkırlar…

Açlık, hastalık, soğuk…

Binlerce kilometre süren yollar boyunca nice can yitmiş, nice aile birbirini kaybetmiş.

Yıllar geçmiş…

Sürgünden geri dönen olmamış.

O kapılar bir daha açılmamış…

Fakat hayatta kalanlar anahtarlarını hiç bırakmamışlar.

Yeni ülkelerde yeni hayatlar kurulmuş.

Doğan çocuklar, torunlar bambaşka diller konuşur olmuş.

Hayat yeniden kurulmuş; acı ise sessizce içlerde kalmış.

Ve o anahtarlar…

Bir nesilden diğerine miras gibi aktarılmış.

Bazıları — işte o gün Philadelphia’da gördüğüm gibi — çerçevelenmiş, duvarlara asılmış.

Bir zamanlar var olunan vatanın sessiz bekçileri olmuşlar.

O akşam evden ayrılırken anahtara son kez baktım.

Artık biliyordum:

Bu metal parçası değil;

bir tarihin ağırlığı,

bir milletin hafızası,

bir ailenin gözyaşıydı.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email