Ben köyü, köyü olanlar kadar içeriden öğrenmedim.
Bizim aile hikâyelerimiz daha çok şehirde geçerdi. Benim çocukluğum da İstanbul’un Fatih semtinde; sokaklar, apartmanlar, okul yolları, bakkallar, otobüs durakları ve kaldırımlar arasında geçti.
Şehrin sesi, kalabalığı, temposu ve düzeni hayatımın doğal parçasıydı.
Ama buna rağmen içimde hep bir köyde yaşama duygusu oldu.
Belki de insan bazen sahip olmadığı bir şeye daha dikkatli bakıyor. Yıllar içinde, seyahatlerimizde Türkiye’de ve farklı ülkelerde her fırsatta köylere yakından bakmaya çalıştım. Hatta mümkün olduğunca köylerde konaklamayı tercih ettik.
Zaman içinde köy hayatına yalnızca seyahatlerde rastlanan bir görüntü gibi bakmadım. Bazı yerlerde daha uzun kaldıkça, aynı yolları yürüdükçe, aynı yüzlerle selamlaştıkça, köy duygusunun sadece uzaktan seyredilen bir güzellik olmadığını daha iyi hissettim.
Çocukken gördüğüm ilk köy, tatil için gittiğimiz bir sayfiye köyüydü. Sonra üniversite yıllarında, bazı arkadaşlarımın köylerini ziyaret etme fırsatım oldu.
Her gidişimde biraz daha dikkatli baktım.
İnsanların birbirine nasıl seslendiğine, yol üstünde karşılaşmaların nasıl uzadığına, bir selamın bazen nasıl kendiliğinden sohbete dönüştüğüne…
Galiba köyü biraz da böyle öğrendim.
Dışarıdan bakarak.
Misafir olarak.
Ama içimde bir yerinden eksikliğini hissederek.
Fırsat buldukça aile tatillerimizde köylerin içinde, köye yakın yerlerde kalmayı severiz. Birkaç yıl önce yine böyle bir tatilde, bulunduğumuz beldede standart bir kahvaltı yapmak yerine, daha önce birçok kez yaptığımız gibi gerçek bir köy kahvaltısı yapmak istedik. Oğlumuzla birlikte yakınlardaki bir köye gittik.
Aracımızı park ettik ve köyün içinde yürümeye başladık.
Bizi köy kahvaltısına davet eden tabelaları geçtik. Biraz daha içeriye doğru yürüdük. Derken çok bakımlı bir bahçe içinde, şirin bir butik otel gibi görünen bir yer dikkatimizi çekti.
Sabahın serinliği ve sessizliği vardı.
Bahçede kahvaltı yapan bir çift oturuyordu. Bahçe kapısından içeri girdik, selam verdik. Güler yüzle selamımızı aldılar.
Bahçede iki masa vardı. Çiftin masasında özenle hazırlanmış güzel bir kahvaltı duruyordu. Biz de diğer masaya yöneldik.
Fakat kısa süre içinde bir tuhaflık hissettim.
İçeriden kimse çıkmadı. Bize “hoş geldiniz” diyen olmadı. Bir an bahçede kahvaltı yapan beyefendiyle göz göze geldim ve biraz tereddütle sordum:
“Kahvaltı için gelmiştik, acaba birisi bize bakar mı?”
Beyefendi gülümseyerek cevap verdi:
“Burası özel konut.”
O an ne kadar mahcup olduğumuzu anlatamam. Yanlışlıkla insanların özel bahçesine girmiştik. Defalarca özür diledik. Hemen çıkmaya çalıştık.
Tam o sırada hanımefendi söze girdi:
“Hiç çıkmaya çalışmayın, bu sabah bize Tanrı misafirisiniz.”
Ne kadar ısrar ettiysek de bizi bırakmadılar.
O sabah, kendi ballarının da bulunduğu, her ürünün özenle hazırlandığı gerçek bir köy kahvaltısı yaptık. Nasıl geçtiğini anlamadığımız, zengin bir sohbet eşliğinde üç güzel saat geçirdik.
Ama sofradan aklımızda kalan sadece peynirin, zeytinin, reçelin ya da balın tadı olmadı.
Bize açılan o kapı kaldı.
Hiç tanımadığımız insanlarla, yıllardır tanışıyormuş gibi kurulan o sohbet kaldı.
Mahcubiyetimizi incitmeden misafirliğe çeviren o zarafet kaldı.
Bir yanlışlığı güzelliğe dönüştüren o içtenlik kaldı.
Köy duygusu dediğim şey biraz da böyle bir şey.
Bir yere yanlışlıkla girdiğinizde bile, oradan incinmeden ve utanmadan çıkabilmek.
Hatta bazen hiç çıkamamak.
Çünkü birileri size, hiç tanımadığı hâlde, sofrada yer açmıştır.
Kent başka bir şeydir.
Kent, insanın kurduğu düzendir. Kaldırımları, binaları, trafik ışıkları, otobüs saatleri, metro durakları, randevuları ve çalışma temposuyla hayatı belli bir programa sokar.
Bu düzen bazen insanı rahatlatır. Şehir iyi işlediğinde hayatı öngörülebilir kılar. Hastaneye, okula, işe, kültüre, sanata, alışverişe, farklı insanlara ve yeni fikirlere ulaşmayı kolaylaştırır.
Şehir bu yüzden değerlidir.
Ama şehir hayatının başka bir tarafı daha var.
Çok insan görüyoruz ama az insan tanıyoruz.
Çok yere gidiyoruz ama az yere ait hissediyoruz.
Şehirde her yerin bir adresi var; ama her yerin bir duygusu yok.
Şehirde insan bazen acelesi olmadığı hâlde acele eden kalabalığın ritmine kapılıyor. Köyde ise zaman daha yavaş akıyor. Tabiat sakin, insanlar sakin. Hatta serbest gezen tavuklar bile telaşsızca rızıklarını arıyor.
Köyler de değişiyor elbette. Onlar da zaman zaman şehre benzemeye başlıyor.
Ama yine de birçok köyde kolay tarif edilemeyen bir özgünlük kalıyor.
Toprağın rengi.
Yolun kıvrımı.
Evlerin duruşu.
İnsanların birbirine seslenişi.
Sabahın sesi.
Bir yerin hâlâ kendine benzemesi insana iyi geliyor.
Elbette köy hayatı sadece güzel imgelerden ibaret değil. Emeği var, zorluğu var, eksiği var. Bazen de insanın üzerinde ağırlaşan bir sosyal yakınlığı var.
Belki de insan bir köyü değil, bir köy duygusunu özlüyor.
Sakin bir sokağı.
Acele etmeyen insanları.
Göz göze gelince verilen sade bir selamı.
Gösterişsiz ama içten bir nezaketi.
Çünkü insan daha büyük bir hayat değil, sınırları daha belli bir hayat istiyor.
Daha çok seçenek değil, daha sade bir ritim istiyor.
Daha fazla kalabalık değil, daha sahici bir temas istiyor.
Köy özlemi dediğimiz şey de belki bir coğrafyadan çok, bir hayat duygusudur.
Toprağa biraz daha yakın, zamana biraz daha sabırlı, insana biraz daha dokunan bir hayat ihtimali.
Zamanla şunu daha iyi anlıyorum:
İnsanın köyü her zaman doğduğu yer değildir.
Aradığı sadeliktir.
Özlediği dinginliktir.
Şehirde yaşarken, hâlâ kaybolmamış olan daha sahici bir hayat arzusudur.