Bir yaz Abana’da dikkatimi çekmişti…
Evlerin çoğu bitmemiş gibiydi.
İki katlı bir ev…
Alt kat tamamlanmış, hayat başlamış.
Ama üst kat…
Sanki bir gün devam edilecekmiş gibi bekliyordu.
Tuğlalar açıkta.
Pencereler takılmamış.
Çatıya çıkılmamış.
İlk bakışta eksiklik gibi duruyor.
Ama biraz durunca bunun bir eksiklik değil,
bir bekleyiş olduğunu hissediyorsun.
Sonra fark ettim…
Bu manzara sadece Abana’ya ait değil.
Anadolu’nun başka yerlerinde de gördüm.
Başka ülkelerde de.
Özellikle Mısır’da…
Alt kat tamamlanmış.
Hayat başlamış.
Üst katlar ise kaba inşaat hâlinde durmuş.
Demirler yukarı doğru uzanıyor…
“Filiz bıraktık” diyor ustalar.
Hoşuma gidiyor bu kelime.
Filiz…
Yani devam etme niyeti.
Bir gün yeniden büyüme ihtimali.
Ama bazı filizler vardır…
Bahar gelir, yaz geçer…
Hâlâ bekler.
Sanki herkes içinden aynı cümleyi söylüyordur:
“Şimdilik böyle kalsın…”
Başta bunu ekonomik sebeplerle açıklamıştım.
İnsan bir anda bitiremiyor.
Zamanla tamamlıyor.
Mantıklıydı.
Ama yine de içimde bir soru kaldı.
Bir gün, bir köy kahvesinde yaşlı bir amcaya sordum:
“Niye böyle bırakıyorsunuz?”
Gülümsedi.
“Azrail geldiğinde görsün,” dedi.
“Desin ki bunların daha işi bitmemiş…”
Sonra kendi söylediğine kendisi güldü.
Ben de gülümsedim.
Çünkü hepimiz biliyoruz:
Bu evler Azrail’i kandırmak için yarım bırakılmıyor.
Ama o cümlenin içinde başka bir şey var.
İnsan, hayatı doğrudan konuşmaz.
İşaretlerle anlatır.
Bazen bir rüyayla…
Bazen bir çiçekle…
Bazen de yarım bırakılmış bir evle.
Belki bütçe yetmez.
Belki zaman…
Belki hayat araya girer.
Ama insan yine de yukarı doğru bir ihtimal bırakır.
“Belki bir gün…”
Ve o gün hiç gelmese bile,
o ihtimal evin üstünde durmaya devam eder.
Orada duran sadece bir kat değildir.
Bir niyettir.
Bir ihtimal…
Bir “henüz bitmedi” hissi…
Belki de insan, hayatında her şeyi tamamlamak istemiyor.
Çünkü tamamlanan şeyler kapanır.
Yarım kalanlar ise insanı hayata bağlar.
Ve belki de insan,
biraz da o yarım kalanlar sayesinde hayata tutunur.