Karmaşada Hayati Olanı Seçmek
Eşim hekim.
Yıllar içinde ondan ve mesleki pratiklerine tanıklığımdan çok şey öğrendim. Tıp terimlerini ya da uygulamalarını değil… bakış açısını.
Bir akşam nöbetteyken hastaneye yanına uğramıştım. Acile durumu çok ağır bir hasta getirildi.
Her yer kan, kırık, bağırış çağırış…
Ortamın karmaşasında eşim önce nefes yolunu kontrol etti ve yardıma gelen meslektaşına ilk iyi haberi verdi:
“Nefes yolu açık.”
O cümle o gün hastanenin acilinde kaldı…
Ama yıllar sonra benimle toplantı odalarına gelmeye başladı.
Zor durumdaki şirketlere gittiğim dönemler oldu.
Her şey aynı anda sorunlu görünürdü.
Finans tabloları kötüydü.
Ekip dağılmıştı.
Moraller çökmüştü.
Üst yönetim panikteydi.
Koridorlar fısıltı doluydu.
İnsan ilk bakışta her yere koşmak istiyor.
Ama içimde sakin bir ses soruyordu:
“Nefes yolu açık mı?”
Yani…
Bu şirket hâlâ yaşayabiliyor mu?
Kâr ediyor mu?
İnsanlar tamamen umudunu kaybetmiş mi, yoksa hâlâ tutunacak bir yer var mı?
Temel iletişim kanalları açık mı?
Kimse kimseyle konuşamıyorsa, gerisi gerçekten detaydı.
Önce nefes…
Eşim nefes yolunu kontrol ettikten sonra hemşireye dönerek,
“Damar yolu açalım,” diye ekledi.
Vücuda bu yoldan hızlıca destek verilir, toparlanma için küçük ama sürekli bir akış başlatılırdı.
Şirketlerde de aynıydı.
Bazen tek gereken şey, çalışanlara verilen küçük ama gerçek bir pozitif mesajdı:
“Buradayız.”
“Bu geçecek.”
“Birlikte düzelteceğiz.”
O mesaj, şirketin damarına takılmış bir serum gibiydi.
Birden mucize yaratmazdı belki ama çöküşü yavaşlatır, toparlanmaya alan açardı.
Bir de hasta yakınları vardı…
Eşim anlatırken en çok orada dururdu.
Özellikle acil serviste en zor anlarda en çok onların paniklediğini söylerdi.
Bağırırlar, ağlarlar, sorular sorarlar.
Bazen farkında olmadan müdahaleyi zorlaştırırlar.
Ama tecrübeli sağlık personeli bir yol bulurdu.
Hasta yakınına serum şişesini tutturur,
“Bunu sıkı tutun, çok önemli.” derdi.
İnsan, işe yaradığını hissettiği anda sakinleşirdi.
Ben de bunu iş hayatında gördüm.
Zor zamanlarda en çok konuşanlar, en çok müdahale edenler, en çok yönlendirmeye çalışanlar aslında en çok korkanlardı.
Bazen tek yapılması gereken, onların enerjisini doğru yere yönlendirmekti.
Bir görev.
Bir sorumluluk.
Bir meşguliyet.
Kendini faydalı hisseden insan, ortamı germekten vazgeçer.
Hatta iyileşmenin parçası olur.
Eşimden öğrendiğim bir cümle daha vardı.
Tıpta temel bir ilke:
“Yapılan müdahale, sağlayacağı faydadan fazla zarar vermemelidir.”
Bu cümle yıllarca zihnimin bir köşesinde durdu.
Şirketlerde de aynıydı.
Sırf bir şey yapmış olmak için yapılan büyük değişiklikler…
İnsanı, kültürü, dengeyi yıpratan acele kararlar…
Bazen en doğru hamle,
bir şey eklemek değil,
zarar verecek bir şeyi yapmamaktı.
Yıllar sonra geriye baktığımda şunu fark ettim:
Bu süreçler bana sadece şirketlerle ilgili değil, hayatla ilgili de çok şey öğretti.
Nefes almayı hatırlatmayı öğrendim.
Önce nefes.
Sonra damar yolu.
Sonra sakinlik.
Sonra doğru doz müdahale.
Gerisi… gerçekten detay.
Ve ben bütün bunları,
bir akşam hastanenin acilinde duyduğum bir cümleden
ve yıllar boyunca yemek masasında yapılan sohbetlerden öğrendim.
Bizim evde meslekler bazen birbirlerine destek olur.
Ben de hayatımın en önemli meslek derslerinden bazılarını, kendi alanımın dışından aldım.
Çünkü insan,
kendi mesleğinin dışındaki dünyalardan da büyüyebiliyor.
Bazen en büyük ders, hiç bilmediğin bir alandan geliyor.