#Öykü
Üniversite yıllarımızda yaşadığımız Bursa Hürriyet’teki sokağımız.
Üniversite yıllarımızda yaşadığımız Bursa Hürriyet’teki sokağımız.

Yokluğu Yönetmek

Geçen ay üniversiteden ev arkadaşlarımla Bursa’da buluştuk. Tanışmamızın üzerinden tam kırk yıl geçmiş. Eski günleri anmak için yıllar önce yaşadığımız Hürriyet Mahallesi’ne de uğradık. O dönem kaldığımız sokağı ve evi yeniden gördük.

Sokağın başında eski günleri konuşurken sohbetimiz bizi 1989 yazına götürdü.

Bursa’da üniversite öğrencisiydik ve Hürriyet Mahallesi’nde yaşıyorduk. Bulgaristan’daki Türklerin maruz kaldığı zorla asimilasyon politikalarının ardından başlayan mecburi göç, mahallemizin gündelik hayatını da bir anda değiştirdi.

Hürriyet, Bulgaristan’dan daha önceki yıllarda göç etmiş ailelerin ağırlıkta olduğu bir mahalleydi. Ev sahibimiz Ömer Abi’nin ailesi de 1950’lerde Bulgaristan’dan Bursa’ya gelenlerdendi.

Gelen insanların görüntüsü hâlâ gözümün önünde.

Arabalara çoluk çocuk doluşmuşlardı. Araçların içinde çanta koyacak yer kalmadığı için bavullar tavana bağlanmıştı. Bavulların üzerinde de apar topar yanlarına alabildikleri eşyalar vardı.

Bir hayat, taşınabildiği kadarıyla birkaç bavula sığdırılmıştı.

Bulgaristan’dan çok kısa sürede ayrılmak zorunda kalmışlardı. Geldikleri ilk günlerde yüzlerinde bir şaşkınlık vardı. Neyi geride bıraktıklarını düşünmeye fırsat bulamadan yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlardı. Akrabası olan onların yanına yerleşiyor, olmayan kiralık ev arıyordu.

Yeni gelenler arasında ev sahibimiz Ömer Abi’nin yakınları da vardı. Onlara yine Hürriyet Mahallesi’nde bir ev bulundu.

Fakat beni asıl etkileyen, insanların çok hızlı harekete geçmeleri oldu.

Neredeyse gelir gelmez iş aramaya başladılar.

Kadın erkek herkes çalışmak istiyordu.

Bir süre sonra Ömer Abi’nin çalıştığı iş yerinden kendisine,

“Yakınlarından tavsiye edeceğin iki kişi varsa getir, hemen işe başlatabiliriz,”

demişlerdi.

Bu cümle yıllar sonra bile aklımda kaldı.

Çünkü yalnızca yeni gelen iki kişiye duyulan ihtiyaçtan söz etmiyordu. Onlardan yıllar önce Bursa’ya gelen insanların kazandığı itibarı da anlatıyordu.

Çalışkanlıklarıyla, işlerine sahip çıkmalarıyla bir güven oluşturmuşlardı. Yeni gelenler de kendilerinden önce gelenlerin bıraktığı o güvenin üzerinden hayata tutunuyordu.

Sonraki günlerde mahallede başka bir hareket başladı.

İkinci el alınan masalar, sandalyeler, divanlar onarılıyordu. Kiralanan evler boyanıyor, tamir ediliyor, yaşanır hâle getiriliyordu. Çocuklar okula başlıyor, büyükler işe gidiyordu.

Çoluk çocuk herkes hayatın bir ucundan tutmuştu.

Mahallede insanlar işten sonra da boş durmazdı. Dinlenme biçimleri bile başka bir işle meşgul olmaktı. Ev sahibimiz Ömer Abi, apartmanın bodrumunda kurduğu mütevazı marangoz atölyesinde masa ve sandalye yapardı. Başka bir komşumuz da işten geldikten sonra bahçesinde otomobillerle uğraşır, tamir yapardı. Bunlar onlar için ikinci bir işten çok, günün yorgunluğunu başka bir uğraşla atmanın yolu gibiydi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o insanların yaptığı şeyin yalnızca çok çalışmak olmadığını daha iyi görüyorum.

Parayı, zamanı, eşyayı ve emeği dikkatli kullanıyor; akrabalık bağlarını koruyor, önceliklerini iyi belirliyorlardı.

Ellerinde az şey vardı ama çalışma ve üretme azimlerini hiç kaybetmiyorlardı.

İçinde bulundukları şartlar yalnızca daha çok çalışmayı değil, daha çok düşünmeyi de gerektiriyordu.

Varlığı yönetmek elbette önemlidir. Ama yokluğu yönetmek daha zordur. Çünkü varlıkta seçenek vardır; yoklukta ise elindekine daha dikkatli bakmak, öncelik koymak, onarmak, paylaşmak ve yeniden kurmak gerekir.

İş hayatında da buna benzeyen bir zihinsel refleksin ne kadar kıymetli olduğunu çok kez gördüm. Kaynak bolken yönetmek başka, imkânlar daraldığında öncelik koyup eldekiyle sonuç üretmek başka bir liderlik sınavı. Elbette bir göçün yaşattığı yoksunlukla iş hayatındaki kaynak darlığını aynı yere koymak mümkün değil.

İnsanın elindeki imkânların farkında olması, onları nasıl kullanabileceğini düşünmesi, doğru insanlarla dayanışma içinde olması ve bunlarla neler yapabileceğini görebilmesi, çoğu zaman yolunu da belirliyor.

Geçen ay o sokağa yeniden gittiğimizde bütün bu görüntüler birer birer gözümün önüne geldi.

Aynı ev duruyordu.

Aynı sokaktaydık.

Biz değişmiştik, yıllar geçmişti, Ömer Abi artık aramızda değildi.

Ama o yıllardan zihnimde kalan bir soru hâlâ canlıydı:

Yoksunluk insanı gerçekten güçlendirir mi?

Bunun tek bir cevabı olduğundan emin değilim.

Yoksunluk herkeste aynı sonucu doğurmaz. Kimi insanı güçlendirir, kimi insanı yorabilir.

Ama o yaz Hürriyet Mahallesi’nde gördüğüm insanlar, geride bıraktıkları imkânları düşünmek yerine ellerinde kalanlarla yürümeye devam ettiler.

Yaptıkları şey yalnızca hayata tutunmak değildi.

Yokluğu yönetiyorlardı.

Güç de üretkenlik de çoğu zaman tam da yokluğun içinde doğuyordu.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email