Babayım.
Çünkü bir oğlum var.
Bu cümleyi yıllar içinde çok kez söyledim.
Ama her defasında başka bir yerime dokundu.
Çünkü baba olmak sadece bir rol değildir; insanın içinde açılan başka bir odadır.
O odaya girince bazı şeyler değişir.
Mesela “öğretmek” kelimesi.
Eskiden öğretmek, anlatmak gibi gelirdi bana.
Doğruyu göstermek, tecrübeyi aktarmak, yön tarif etmek…
Sonra anladım:
Çoğu zaman baba olmak, anlatmaktan çok öğrenmektir.
Ben ona neler öğrettim bilmiyorum.
Ama ondan çok şey öğrendim.
Bunun en net hatıralarından biri, 2010 yılında bir biletin etrafında büyüyen küçük ama unutulmaz bir hikâyedir.
2010 FIBA World Championship Türkiye’de yapılacaktı.
Evde basketbol konuşuluyordu.
Salonlar, millî takım, yıldız oyuncular…
Ama asıl konuşulmayan bir şey vardı:
Oğlumuzun bir yıldır sabırla biriktirdiği para.
Harçlıklarından, küçük tasarruflardan, ertelediği isteklerden…
Plan belliydi:
Sıfır bir cep telefonu alacaktı.
Biz de eşimle ona söz vermiştik:
Ne biriktirirse, biz de o kadarını üzerine ekleyecektik.
Onun için ciddi bir paraydı bu.
Servet gibiydi.
O yaşta bir çocuk için para sadece para değildir.
Emektir.
Sabırdır.
Beklemektir.
Derken bir gün bambaşka bir şey söyledi.
“Ben telefon almayacağım.”
Bir an sustuk.
Eşim bana baktı.
Ben de ona.
“Ne alacaksın?” diye sorduk.
“Kombine bilet almak istiyorum.”
Şaşırdık.
Bizim kafamız hâlâ telefondaydı.
Yeni modellerde, ekranlarda, özelliklerdeydi.
Oğlumuzun gözü ise bambaşka bir yerdeydi:
Tribünde…
Sahada…
O kalabalığın içinde bir sesin parçası olma hayalindeydi.
Üstelik onun basketbolla ilişkisi sadece seyirci olmaktan ibaret değildi.
Oğlumuz 18 yaşına kadar lisanslı basketbol oynadı.
Basketbol onun için sadece bir hobi değildi;
disiplin, emek, bazen yenilgi, bazen sevinçti.
Bir çocuğun hayatına spor girince kalbine aidiyet yerleşir.
İşte o kombine bilet biraz da o aidiyetin biletiydi.
Eşimle birbirimize baktık.
Bir anne-baba refleksiyle sorduk:
“Emin misin? Telefon yerine kombine bilet mi?”
Bir an bile tereddüt etmeden cevap verdi.
“Evet.”
O anda içimden geçen duyguyu hâlâ hatırlıyorum.
Endişe değildi.
Aksine bir rahatlama.
Çünkü oğlumuz ilk kez bize şunu gösteriyordu:
Bazı çocuklar bir şey ister.
Bazı çocuklar bir şey seçer.
Oğlumuz seçiyordu.
Hem de maddi bir şeyi değil…
manevi değeri olan bir şeyi.
İnsanın kalbinde neyin ağır bastığı, aslında ne kadar büyüdüğünü gösterir.
Biriktirdiği para bir kombine bilet almaya yetiyordu.
Biz de eşimle üzerine ekleyip bir tane daha aldık.
Böylece maçlara isterse bir arkadaşını davet edebilecekti.
Ve öyle de yaptı.
Bir maç hatırası tek başına güzel olurdu.
Ama paylaşıldığında başka bir şeye dönüşür.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, o ikinci biletin küçük bir ayrıntı olmadığını görüyorum.
O bilet “ben”den “biz”e geçişti.
Bir heyecanın çoğaltılmasıydı.
Telefon eskir.
Model değişir.
Pili biter.
Ama bir maçın son saniyesindeki sessizlik…
Bir basketin potadan içeri düştüğü an…
Bir salonun ayağa kalkışı…
İnsanın içine yazılır.
Bazı anılar cihazların hafızasına değil; insanın içine yazılır.
Bize söz verdiği bir şey daha vardı.
“Tamam,” dedi,
“telefon istemeyeceğim.”
Ve gerçekten…
Bir yıl boyunca bir daha telefon talep etmedi.
Yıllar sonra o günü düşündüğümde, onu bir ders olarak hatırlamıyorum.
Daha çok şunu hatırlıyorum:
kendi seçimine duyduğu saygıyı.
Para biriktirmenin sadece eşya almak için olmadığını…
Bazen biriktirmenin bir anıya yatırım yapmak olduğunu…
Ve belki de en önemlisini:
Hayatta esas olan, sahip oldukların değil…
değer verdiğin şeydir.
Yıllar geçti.
Telefonlar değişti.
Modeller yenilendi.
Teknoloji hızlandı.
Ama o kombine biletin hatırası eskimedi.
Hâlâ o cümleyi hatırlıyorum.
“Emin misin?”
“Evet.”