#Öykü
Fotoğraf : Faruk Gözleveli
Fotoğraf : Faruk Gözleveli

Asude Bir Vakit

“Asude” kelimesini seviyorum. Söylerken bile insanın sesine bir sükûnet veriyor. Dingin, sakin, huzurlu… Yaşadığı anı aceleye getirmeyen bir insanın hâli var bu kelimede.

Bir yere yetişmeden, bir sonraki işi düşünmeden, içinde bulunduğu vakte yerleşebilmek…

Oysa günlerimizin içinde, adını koyamadığımız bir işe geç kalmış gibi dolaşıyoruz. Takvimde boşluk bulduğumuzda bile zihnimiz dolu. Bir işi yaparken diğerini düşünüyoruz. Henüz başlamadığımız şeyler, sürdürdüklerimizden daha fazla yer kaplıyor. Günün sonunda çok şey tamamlamış, yine de yetişememiş hissedebiliyoruz.

Neye yetişemediğimiz ise her zaman açık değil.

Bir günün sonunda hiçbir iş tamamlanmamış, hiçbir sorun çözülmemiş olabilir. O günün hayatımızdaki yerini anlamak ise yıllar sürebilir.

Oğlumuz küçükken ona okuduğumuz bir hikâye vardı: Peter ve Sihirli İp.

Peter elindeki ipi çektiğinde zaman hızlanıyordu. Sıkıcı ders bitiyor, büyümeyi beklediği yıllar geçiyor, arzuladığı gün geliveriyordu. Yalnız, çektiği ipi geri saramıyordu. Hayatının her döneminde onu çekmek için bir sebep buldu. Sonunda yaşlandı. Arada bir ömür geçmişti.

Bugün bu hikâyeyi düşünürken, Peter’in atladığı günlere takılıyorum. İpin ucu kendi elindeydi; çektiği hayatın içinde başkaları da vardı.

Bir arkadaşımızın sıkıntılı gününde yanındayız. Elimizden pek bir şey gelmiyor; birlikte bir haberin gelmesini, belirsizliğin dağılmasını bekliyoruz. Arkadaşımız ferahlasın, bu bekleyiş bitsin istiyoruz. Sessizce yanında oturmak bile dostluğumuzda bir yer buluyor.

Yıllar sonra o günü hatırladığımızda, birbirimize nasıl tutunduğumuz da geliyor aklımıza. “İyi ki yanında olmuşum” diyoruz. Geçmesini istediğimiz o saatler, geleceğe taşıdığımız dostluğu sağlamlaştırmış.

Peter’in ipi elimizde olsaydı ve o bekleyişi çekip geçseydik, arada oluşan bu yakınlık da yaşanmamış olacaktı.

Acının kendi ağırlığı var. Yine de bir günün içinde sıkıntıyla birlikte başka şeyler de yaşanabiliyor. Beklediğimiz haber gelmeden, bir insanın hayatındaki yerimiz değişebiliyor.

Yolculuklarda da varmak istediğimiz yer, aradaki her şeyi gölgede bırakabiliyor.

Yerleşim yerlerini mesafeye dönüştürüyoruz. Tabelalar, kilometreler, kalan süre… Yavaşladığımızda ise o mesafenin içi dolmaya başlıyor. Bir meydanı görüyoruz. Küçük bir dükkânın önünde duruyoruz. Yol sorduğumuz insanla konuşma uzuyor. Gitmeyi planlamadığımız bir yerde çay içiyoruz.

Sonra yolculuğu anlatırken o insanın sözlerini, o meydanı, o çayın tadını hatırlıyoruz. Varış saatinden kazandığımız birkaç dakikayı çoktan unutmuş oluyoruz.

Afrika’da geçtiği anlatılan bir hikâyede, uzun süre hızla yol alan bir grubun rehberleri durup oturur. Neden devam etmedikleri sorulduğunda, ruhlarının kendilerine yetişmesini beklediklerini söylerler.

Bu anlatıda beni düşündüren, insanın bedeniyle bir yere varıp zihniyle hâlâ yolda kalabilmesi. Bir görüşmeden çıkmışım ama konuşma içimde sürüyor. Yeni bir işe başlamışım ama dikkatimin bir bölümü geride bıraktığım yerde. Takvim ilerliyor; yaşadıklarımı anlamlandırmam daha uzun sürüyor.

Peter beklediği güne varmak için aradaki zamanı çekip götürüyordu. Rehberler ise vardıkları yerde durup kendilerini bekliyorlar. İki hikâyeyi yan yana düşününce, bir yere ulaşmakla orada bulunmak arasındaki fark beliriyor.

Asude kelimesi burada yeniden aklıma geliyor. İnsanın yaptıklarıyla, düşündükleriyle, hissettikleriyle aynı vakitte buluşması gibi.

Fotoğraftaki fincan annemin. Onunla otururken kahvemi bu fincandan içiyorum. Konuştuğumuz da oluyor, birlikte sessizce oturduğumuz da. Kahvemi içerken, günün geri kalanına yetişme telaşım hafifliyor.

Annem, geçmişe dönüp baktığında, “Çok koştum. Koşmaktan hayatın ne kadar hızlı geçtiğini anlamadım. Şimdiki aklım olsa o kadar koşmaz, durur, anı hissederek yaşardım” diyor.

Şimdi anne oğul, birlikte en sakin günlerimizi yaşıyoruz. Geçmişte olduğundan daha koşturmacısız vakit geçiriyoruz. Konuşmamızın arasına sessizlik girdiğinde, hemen başka bir işe dönmüyoruz.

Annem “Çok koştum” derken, geçmişte yaptığı işlerden çok, o işlerin arasında nasıl yaşadığını düşünüyor gibi geliyor bana. Onu dinlerken kendi günlerimi de düşünüyorum. Geçmesini istediğim saatleri, bir sonraki güne bıraktığım konuşmaları…

Bir daha elimize geçmeyecek olan an, yaşarken pek gösterişli görünmüyor. Bir fincan kahve, tanıdık bir ses, konuşmanın arasına giren sessizlik.

Şimdi aynı masada oturuyoruz. Fincan elimde. Konuşmanın bir yere varması, bu vaktin sonunda bir şeyin tamamlanması beklenmiyor.

Yıllarca zamanın değerini ona sığdırdıklarımızda aradık. Bu masada ise vakte başka bir şey sığdırmaya çalışmadan, anın tadına varıyorum.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email