#Öykü
1985. Mustafa Sılacı ile. İlk girişimcilik denememizin olduğu yıl.
1985. Mustafa Sılacı ile. İlk girişimcilik denememizin olduğu yıl.

İlk İş Başvurum

80’li yılların ortasıydı.

Lise öğrencisiydim. Yaz tatillerinde çalışmak istiyordum. İş bulmak kolay değildi; bulduğumuz işler de çoğu zaman sadece yaz dönemini çıkaracak türden işlerdi.

O zamanlar iş aramak için gazetelerin ilan sayfalarına bakardık.

Bir gün karşıma şu ilan çıktı:

“BÜYÜK FİRMAYA SATIŞ MÜMESSİLLERİ ARANIYOR.”

İlanın detayına göre ev hanımlarına çelik mutfak eşyaları satılacaktı. İkna kabiliyeti yüksek olmak önemliydi. Yüksek kazanç, prim ve eğitim imkânı da vardı.

Çelik tencere o yıllarda Türkiye’de yeni yeni yaygınlaşıyor, evlerin gözdesi olmaya başlıyordu.

Adres İstiklal Caddesi, Beyoğlu’ydu.

İlanı lise arkadaşım Mustafa’ya anlattım.

Mustafa’nın biraz birikmiş parası vardı. Annesinden de destek alabileceğini söyledi. Benim de küçük bir sermayem vardı.

Birlikte gitmeye karar verdik.

Belirtilen gün saat 09.30’da Beyoğlu’ndaydık.

Bir işhanının odasına sandalyeler dizilmişti. Bizim gibi birçok kişi gelmişti. Salondaki en genç iki kişi muhtemelen bizdik.

Mustafa’yla en öne oturduk.

Önce iş anlatıldı.

Sonra asıl konuya gelindi.

Satışa başlayabilmek için dört parçalık bir çelik tencere setini önce bizim satın almamız gerekiyordu.

Yüzde 35 indirimle.

Seti alanlara bir de satışçı çantası verilecekti.

Henüz tek bir müşterimiz yoktu.

Ama şirket ilk müşterisini çoktan bulmuştu:

Bizi.

Daha satışçı olmadan müşteri olmuştuk.

Bugün düşündüğümde bunun gerçekten bir mülakat olduğundan pek emin değilim. Asıl sınav, dört tencereyi alacak paraya ve bu işe girişecek cesarete sahip olup olmadığımızdı.

Biz hazırlıklı gelmiştik.

Seti birlikte aldık.

Adını o zaman girişimcilik koymamıştık; ama sermayesi, riski, satışı ve tahsilatı bize ait küçük bir iş denemesiydi.

Ertesi gün satış eğitimindeydik.

Aradan kırk yılı aşkın zaman geçti.

Eğitimin içeriğinin çoğunu unuttum.

Ama birkaç cümle hâlâ aklımda.

“Bir apartmana girdiğinde önce en üst kata çık.”

İlk kapıda reddedilirsen moralin bozulabilir. Yukarıdan başlarsan aşağı inerken yeniden denersin.

Belki o günden kalma bir alışkanlıktır; ben hâlâ güne, mümkünse o günün en zor işini önce yaparak başlamaya çalışırım.

Bize satış bölgesi olarak Dolapdere verilmişti. Ben Dolapdere’yi de ilk kez o günlerde tanıdım.

Binalar genellikle üç dört katlıydı. O yıllarda Dolapdere’de asansörlü tek bir apartman bile yoktu.

Biz de tencere çantasıyla üç dört kat merdiven çıkıyor, sonra kapıları tek tek çalarak aşağı iniyorduk.

Bir de apartman girişlerinde çok rastlanan bir yazı vardı:

“Dilenci ve satışçılar giremez.”

Daha işe başlamadan toplumdaki yerimizi öğrenmiştik.

Dolapdere’de kapıyı açtırmaya çalışıyorduk; bugün markalar ekranlardan zihnimize girmeye çalışıyor.

O gün “Satışçılar giremez” vardı, bugün “Reklamı geç” var.

O gün komşu referansı vardı, bugün “sosyal kanıt” diyoruz.

Aslında insanın kendisine bir şey satılmasına karşı ilk refleksi pek değişmedi:

Kapıyı kapatmak.

Satıcının işi ise önce o kapının neden açılması gerektiğini göstermek.

Eğitimde başka şeyler de öğrendik.

Müşterinin almayacağını anladığında daha fazla zaman harcama.

Taksit yapabilirsin.

Ama taksiti kendi cebinden yaptığını unutma.

Kredi kartı henüz hayatımıza girmemişti.

Taksit deftere yazılır, sonra tahsilat için aynı eve yeniden gidilirdi.

Satıcı biraz da finans sağlıyordu.

Teminatı ise çoğu zaman imza değil, güvendi.

Belki de bu yüzden eğitimde nezaketin üzerinde özellikle durulurdu.

Güven vermeden hiçbir kapı açılmaz.

Satış da çoğu zaman ilk görüşmede olmazdı.

Bir evde güven oluştuğunda komşular çağrılır, çay konur, tencereler masaya çıkarılırdı.

Bir kişi alınca diğerleri biraz daha yaklaşırdı.

“Komşu aldıysa vardır bir bildiği…”

“Yıllarca kullanırsınız.”

“Kızınıza çeyiz olur.”

“Sağlıklı yemek yaparsınız.”

Dört parçalık çelik tencere setinin etrafında aslında dayanıklılık, aile, sağlık ve tasarruf konuşuluyordu.

Bugün satıcı elinde çantayla merdiven çıkmiyor.

Algoritmalar onun yerine kapıları çalıyor.

Ama müşterinin zihnindeki soru hâlâ aynı:

“Sana neden güveneyim?”

Teknoloji değişti.

Kapılar değişti.

Güven ihtiyacı değişmedi.

Mustafa’yla çıktığımız o küçük satış macerasında iki tencere seti satabildik.

Çok uzun sürmedi.

Hayat ikimizi de başka yerlere götürdü. Mustafa için ise satış, yıllarca sürdürdüğü bir meslek oldu.

Mustafa artık aramızda değil.

Şimdi o Beyoğlu’ndaki işhanını, Dolapdere’nin asansörsüz apartmanlarını ve ön sırada yan yana oturan iki lise öğrencisini düşündüğümde yüzümde hâlâ hafif bir tebessüm beliriyor.

Çünkü insan, bazı arkadaşlarıyla yıllar sonra bile aynı hatıranın içinde yan yana oturmaya devam ediyor.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email