#Koleksiyon
17 Ocak 1875'te hizmete açılan Tünel'in ilk jetonu. Koleksiyonumdan.
17 Ocak 1875’te hizmete açılan Tünel’in ilk jetonu. Koleksiyonumdan.

Farklı Bir İstanbul Okuması

İstanbul çok katmanlı bir şehir.

Her semti ayrı bir dünya.
Her dönemi ayrı bir iz.

Kültürel derinliğini saymakla bitirmek mümkün değil.

Böyle bir şehri anlamak için
bazen ona farklı yerlerinden bakmak gerekiyor.

Benim baktığım pencerelerden biri de toplu ulaşım tarihi.

Faytonlar,
atlı tramvaylar,
elektrikli tramvaylar,
vapur hatları,
otobüsler,
metrolar…

Ve tabii onların biletleri,
jetonları,
pasoları,
aktarma kâğıtları…

Bazen küçücük bir tramvay bileti,
bir dönemin şehir hayatına ışık tutar.

İnsanların nasıl yaşadığına,
şehrin hangi yöne büyüdüğüne,
hangi semtlerin birbirine nasıl bağlandığına,
hatta gündelik hayatın ritmine…

Çocukluğumdan gelen bu merak,
zamanla bir koleksiyona dönüştü.

Koleksiyon merakı insanı,
sadece biriktirmeye değil,
öğrenmeye de götürüyor.

Bugün dönüp baktığımda,
1875 yılında kullanılan ilk jetondan
2006 yılında elektronik bilete geçişe kadar uzanan geniş bir dönemin
biletlerini, jetonlarını ve pasolarını biriktirmişim.

Ama bu sadece bir koleksiyon değil.

Bir şehrin hareket hafızası.

İstanbul’un ulaşım hikâyesi sanıldığından çok daha eski,
çok daha derin
ve çok daha katmanlı.

Şirket-i Hayriye 1851’de kuruldu.
İlk atlı tramvaylar 1871’de çalışmaya başladı.
Karaköy-Beyoğlu Tüneli ise 1875’te hizmete açıldı.

Günümüzden 151 yıl önce, 1875 yılında İstanbul’da bir yolcu,
Tünel’e binip,
atlı tramvaya aktarma yapıp,
ardından Şirket-i Hayriye vapuruna geçerek
üç farklı ulaşım devriminin aynı şehirde buluştuğu bir hayatın parçası olabiliyordu.

Dünyanın pek çok şehrinde bunlar henüz yokken,
İstanbul’da yer altı ulaşımı,
raylı sistem
ve düzenli şehir vapurları aynı dönemde çalışıyordu.

Bugün de aslında değişen çok şey olsa da,
İstanbul’un bu özelliği devam ediyor.

Toplu taşımayla bir noktadan diğerine gitmek isteyen biri için seçenekler oldukça fazla:

otobüs,
dolmuş,
metro,
tramvay,
Marmaray,
banliyö treni,
metrobüs,
füniküler,
Tünel,
teleferik,
vapur,
deniz otobüsü
ve araba vapuru…

Dünyanın pek çok büyük şehrini gördüm.
Kimilerinin metrosu daha geniş,
kimilerinin tren ağı daha büyük.

Ama toplu ulaşımda bu kadar farklı alternatifi bir arada sunan şehir sayısı herhalde çok azdır.

Belki de İstanbul’un ulaşım hikâyesini ilginç kılan tam olarak bu.

Araçlar değişiyor,
hatlar değişiyor,
biletler değişiyor.

Ama İstanbul hâlâ,
geçişler üzerinden yaşayan bir şehir olmayı sürdürüyor.

Bu bilgi beni her zaman etkilemiştir.

Çünkü bazen insan,
içinde yaşadığı şehrin değerini
yeniden fark ediyor.

Bugün elimde asırlık bir vapur bileti tuttuğumda,
ona sadece eski bir kâğıt parçası gibi bakamıyorum.

Bir jetonun üzerinde,
bir dönemin şehir ritmi saklı oluyor bazen.

İşe yetişme telaşı,
Boğaz’dan geçen vapurlar,
tramvay zilleri,
eski duraklar,
büyüyen mahalleler,
birbirine yaklaşan semtler…

Hepsi küçücük objelerin içine sığabiliyor.

Ben ise bazen geçmişi,
bir ulaşım biletinin üzerindeki küçük bir tarihte arıyorum.

Çünkü İstanbul,
sadece yerleşilen bir şehir değil;
yüzyıllardır yolları, iskeleleri, hatları ve duraklarıyla
sürekli hareket halinde olan bir şehir.

Belki de bu yüzden,
İstanbul’a ilk kez gelenlerin hafızasında çoğu zaman
bir gar,
bir iskele,
bir vapur,
bir peron
ya da şehre ilk bakış anı kalır.

Kimileri için Haydarpaşa’dan İstanbul’a bakmaktır bu.
Kimileri için Sirkeci Garı’ndan çıkınca şehrin içine karışmak.

Ben İstanbul’u biraz da bu izlerden okumaya çalışıyorum.

Bazen bir bilet,
bazen bir jeton,
bazen bir iskele adı,
bazen unutulmuş bir durak…

Hepsi şehrin bize bıraktığı küçük işaretler gibi.

Çünkü İstanbul’u bazen haritalar değil,
bir bilet, bir jeton, bir iskele adı anlatır.

Bu yazıyı paylaşabilirsiniz:

WhatsApp
Facebook
LinkedIn
Twitter
Email