Zaman geçtikçe, hayatta çoğu şeyi geride bıraktığımızı düşünürüz.
Belki de insan, bir yaşı daha geride bırakırken bu duyguyu daha çok hissediyor.
Çocukluğumuzun geçtiği evleri, artık aynı olmayan sokakları, bir daha kurulmayacak sofraları, sesini duyamayacağımız insanları, uzaklarda kaldığını sandığımız zamanları geride bırakırken…
Bazı şeyler de fark etmeden bizimle kalıyor.
Bir bakıyoruz; annemizin yıllar önce söylediği bir söz, bugün bizim dilimizde yaşamaya devam ediyor. Göç yollarından geçmiş dedelerimizin yer değiştirmekten korkmayan tarafı, farklı kültürlere alışma becerisi, belki de bizim hayata bakışımıza sessizce karışmış. Büyüklerimizin sofradaki düzeni, misafire gösterdiği özen de fark etmeden hayatımıza sızmış.
Demek ki geçmiş, yalnızca hatırladığımız şeylerden ibaret değil.
Bazen hatırlamadığımız halde sürdürdüğümüz şeyler de geçmişe ait.
Alışkanlıklar da böyledir.
Sabah çayını nasıl koyduğumuz, misafiri nasıl karşıladığımız, bir işe başlamadan önce neye dikkat ettiğimiz, bir çocuğa nasıl seslendiğimiz…
Bunların çoğunu biz icat etmedik.
Bir evde gördük.
Bir sofrada öğrendik.
Bir büyüğümüzden sessizce devraldık.
Sonra zamanla bize ait oldu.
Oysa insanın bazı alışkanlıkları, kendi hayatından daha eskidir.
Dostluklar da böyledir.
Her gün görüşmediğimiz, hatta yıllarca aynı şehirde bile yaşamadığımız dostlar vardır. Bir araya geldiğimizde kaldığımız yerden devam ederiz. Çünkü bazı bağlar takvimle ölçülmez.
Bazı insanlar da hayatımıza sonradan girer; ama zamanla sanki hep oradaymış gibi olur. Aynı hayatı paylaşırken yalnızca ortak anılar değil; ortak bir bakış, ortak bir sessizlik, ortak bir hayat ritmi de oluşur. Yıllar geçtikçe insan, başlangıçtan çok, “sanki hep vardı” duygusunu hatırlar.
Hatıralar da öyle…
Bazen ayrıntıları silinir ama duygusu kalır.
Bir evin kokusu.
Bir bayram sabahının telaşı.
Bir büyüğün bakışı.
Bir sofranın sesi.
Bahçemizden ve evimizden sayısını hatırlayamayacağımız kadar çok kedi geldi geçti. Anneannemin kedisi “Oğlum” hâlâ aile hafızamızda küçük bir iz olarak durur. Demek ki bazen bir evin hafızasında, sessizce gelip geçen canlılar da yer eder.
İnsan her şeyi hatırlamaz; ama bazı anların içinde bıraktığı hissi taşımaya devam eder.
Geçmiş, sandığımız gibi tamamen geride değildir.
Bazen içimizde sessizce oturmaya devam eder.
Belki de insan, kendisinden önce başlamış bir hikâyenin devamıdır.
Bu yüzden “elimde ne kaldı?” sorusu, ilk bakışta göründüğü kadar hüzünlü bir soru olmayabilir.
Çünkü elimizde kalanlar yalnızca sakladığımız eşyalar değildir.
Taşıdığımız seslerdir.
Sürdürdüğümüz alışkanlıklardır.
İçimizde yaşayan cümlelerdir.
Dostluklardır.
Bizi biz yapan hatıralardır.
Ve bazen hiç fark etmeden geleceğe aktardığımız izlerdir.
Bir yaşı daha geride bırakırken insanın kendine sorduğu soru belki de sadece “neler geçti?” değildir.
Biraz da şudur:
Bende ne kaldı?
Belki de şükür biraz da buradan başlıyor.
Eksilenlere değil, içimizde yaşamaya devam edenlere bakabilmekten.
Bugün olduğum hâle, beni buraya getiren yollara, aileme, hayat arkadaşıma, evladıma, dostluklarıma, hatıralarıma ve içimde yaşamaya devam eden bütün güzelliklere bakınca, geriye sessiz bir şükür duygusu kalıyor.
Bütün bunları nasip eden Rabbime şükür…
Elimizde kalanlar, geçen yıllara rağmen içimizde yaşamaya devam edenlerdir.