1984 yılında lise öğrencisiydim.
O yıl, adı da aynı yılı taşıyan bir roman geçti elime:
George Orwell’in 1984’ü.
O yaşlarda romanın bende bıraktığı ilk iz,
geleceğe dair karanlık bir tasavvurdan çok,
insanın özgürlüğünün nasıl daraltılabileceğine dair güçlü bir sarsıntıydı.
Beni en çok etkileyen şey,
Büyük Birader,
sürekli gözetim hali
ve insanların içine yerleşen korkuydu.
Yıllar sonra romanı yeniden düşündüğümde ise,
asıl meselenin
insanların alternatiflerden yoksun bırakılması olduğunu fark ettim.
Tek bir doğrunun olduğu,
başka bir ihtimalin konuşulamadığı,
farklı bir seçeneğin düşünülemediği bir dünya…
O kitabı okuduktan sonra,
tekrar eden alışkanlıkları fark etmeye başladım.
Hep aynı kaynaktan beslenmenin,
zamanla seçenekleri azaltabileceğini
ve insanı bir yankı odasına hapsedebileceğini düşündüm.
Bazen insan hep aynı kaynaktan beslenir…
Hep aynı yerden haber alır…
Aynı düşünceleri sorgulamadan tekrar eder…
Bir süre sonra bu bir tercih değil,
bir sınır olabiliyor.
Romanın içinde geliştirilen “yeni konuş” dili,
kelime dağarcığını bilinçli olarak daraltıyordu.
Çünkü kelime azaldıkça,
düşünce de azalır.
Dil, özgürlüğün sınırlarını belirler.
Sürekli gözetim ise zamanla içsel sansüre dönüşür.
Ve insan, dışarıdan baskı görmese bile
kendi kendini sınırlandırmaya başlar.
Ve bazen en dar sınırlar,
dışarıdan değil içeriden çizilir.
Bir fotoğraf meraklısı olarak yıllar içinde beni düşündüren örneklerden biri de Kodak oldu.
İlk iki fotoğraf makinem Kodak’tı.
Uzun yıllar boyunca Kodak benim için
fotoğrafta kalitenin simgesiydi.
İlginç olan ise,
dijital fotoğraf teknolojisinin ilk örneklerinden birinin
aslında Kodak’ın içinde geliştirilmiş olmasıydı.
Ama o yıllarda dijital dönüşüm,
şirketin mevcut iş modeline tehdit gibi görüldü.
Çünkü dünya değişirken,
bazen insan sadece teknolojiyi değil,
mevcut başarısını da korumaya çalışıyor.
Bu yüzden,
görünmeyen ihtimaller çoğu zaman
ilk ortaya çıktıklarında yeterince ciddiye alınmıyor.
Yıllar içinde dijital fotoğraf hayatın merkezine yerleşti.
Ama bu dönüşümü ilk görenlerden biri olan Kodak,
zamanla oyunun dışında kaldı.
Mesele teknoloji eksikliği değil,
mevcut düşünme biçiminin dışına çıkamamak oluyor.
Yıllar içinde mentorluk görüşmelerimde de benzer durumlarla karşılaştım.
Farklı ihtimalleri değerlendirmeyen,
alternatif bakış açılarına mesafeli duran zihinlerin
sorunlara ürettikleri çözümlerin de
çoğu zaman sınırlı kaldığını gördüm.
Çünkü seçenekler azaldıkça,
çözüm yolları da azalır.
Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir yerde,
aslında kimse düşünmüyordur.
Vizyoner liderler ise sonuç ararken,
dünyada ve organizasyon içinde farklı fikirlerin peşine düşer.
Bugün iş dünyasında sık duyduğumuz “disruption” kavramı da
aslında biraz bununla ilgili.
Çünkü büyük dönüşümler çoğu zaman
herkesin gördüğü şeyi daha iyi yapmaktan değil,
kimsenin düşünmediği bir ihtimali fark etmekten doğuyor.
Bazı insanlar mevcut sistemi geliştirir.
Bazıları ise sistemin dışındaki ihtimali görür.
Ve çoğu zaman değişimi başlatanlar,
başlangıçta en aykırı görünenler olur.
Bugün benzer bir dönüşümün
yapay zekâ konusunda yaşanıp yaşanmayacağını da zaman gösterecek.
Çünkü bazı kurumlar yapay zekâyı yalnızca bir teknoloji olarak görüyor.
Bazıları ise onun çalışma biçimlerini,
karar alma süreçlerini
ve hatta düşünme alışkanlıklarını değiştirebileceğini fark ediyor.
Belki de gelecekte farkı belirleyecek olan şey,
teknolojiye sahip olmak değil;
onun doğurabileceği yeni ihtimalleri görebilmek olacak.
Bugün seçenekler hiç olmadığı kadar fazla gibi görünüyor.
Ama çoğu zaman aynı fikirlerin tekrar ettiği bir dünyanın içinde dolaşıyoruz.
Seçenek çok,
ama bakış açısı sınırlı.
Çünkü bazen sorun seçeneklerin az olması değil,
insanın o seçenekleri görememesidir.
Belki de asıl mesele,
insanın yanlış düşünmesi değil;
kendisini alternatif ihtimallere kapatmasıdır.